PAYLAŞ

Çok üzgünüm ben de.. Aynı senin gibi..

Dün sabah birkaç dostumla Uzakdoğu’nun etkileyici ülkelerinden birinin etkinliği için kentin merkezi sayılabilecek bir noktadaki oteldeydim. Orada ki işimiz bitince haftasonu rahatlığı ve havanında içinde bulunduğumuz günlere göre oldukça iyi olmasından ötürü biraz yürümek istedim.

Hani bazen insan “kendisiyle başbaşa kalmak” ister ya! aynen o hisle uzun uzun yürüdüm. Önce boğazın kıyısında nefes almak istedim biraz. Belki gözlerim kapalı İstanbul’u dinlemedim ama, o İstanbul kalabalıklığına ve benim kişisel yaşadığım kendi fırtınalarıma rağmen öyle iyi hissettim ki kendimi “Haydi bugün senin olsun” der gibi, doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım kentte keyiflenmeye karar verdim. Benim keyfimden ne olacak? Gezmeye başladım tabii! Aklıma ilk olarak ilkokul yıllarında gittiğim, sonrasında başka senelerde de gitmeme karşın sanki kendi anılarımda bir köşeye attığım hemen yanıbaşımdaki harika tarihi yerlere gitmek geldi. Önce deniz müzesine gittim. Kendi kendime koca koca tekneleri inceledim durdum, oradan çıktım Dolmabahçe sarayına gittim. İçeri girdim yıllar sonra bir defa daha gezdim.

Akşam üzerine yaklaşan saati görevlilerin kapanış uyarısıyla anladım. Sarayın kapandığını ve içeriden en geç çıkanın benimle birlikte bir çift olduğunu kapıdan çıkarken arkamızdan kapıları kapatmalarıyla farkettim. Ne güzel bir gündü hakikaten! İçeriyi gezeceğim diye ne yemek ne içecek aklıma bile gelmemişti. Dışarı çıkınca birşeyler yerim diye düşündüm.

Dolmabahçe Sarayı’ndan dışarı çıktığımda Vodafone Arena’daki maç nedeniyle dışarıdaki kalabalık ve gürültü ürküttü beni. Hem kalabalıktan hem de çok acıktığımdan sarayın önündeki saat kulesinin karşısındaki seyyar satıcıdan bir simit ve bir ayran aldım. Sırtımda sırt çantam elimde simit ve ayran olunca yemekte zorlandım tabii.. Ben de hemen oracıkta durup atıştırmaya karar verdim. 

Ancak oraları bilenler dediklerimi anlayacaklardır; Öyle kötü bir trafik, sokakta gereksiz gibi gözüken bir kalabalık ve gürültü vardı ki bir an nerede duracağımı bilemedim. Bütün bunların etkisiyle hiç hareket etmeden bu karmaşaya girmeyeyim diye, stada bakan tarafta Dolmabahçe Saat Kulesi’ne sırtını veren kaldırımda park etmiş duran polis araçlarının arasında dikilip simit ve ayranımın keyfini çıkarmaya başladım. O arada bütün bu karmaşayı izledim. Hayata sanki bir pencereden bakıyormuş da ben içerisinde değilmiş gibiydim.

Bir taraftan simidimden ısırıp bir taraftan ayranımı yudumlarken, sanki yolun ortasında duruyorlarmış gibi görünen ama aslında yolu düzenleyen refüj üzerinde duran, birkaç metre arayla dizilmiş ve disiplinli bir çizgi oluşturan, üzerlerinde “özel tim” yazan kıyafetleri olan polisler ilgimi çekti. Bazıları serinlemeye başlayan hava nedeniyle bere ve boyunluklarını çekmişler, bazıları da ellerini çelik yelek olduğunu düşündüğüm yeleğin göğüs kısmından içeri sokmuşlardı. Sonrasında hemen hemen neredeyse dibimde duran trafik polislerine baktım. Polis motosikleti olduğunun öncesinde farkına bile varmadığım birinin motosikletine neredeyse yaslanacak kadar yakındım. Motosikletin sahibi polis motorundan birşey almaya gelince anladım tamamen polislerle dolu bir alanda durduğumu. Sağım ve solumda zaten polis arabaları ve minibüsleri vardı.

O anda itiraf etmeliyim şu aklımdan geçti. “Bak şimdi huzurlu bir ortam olmasa ,güvenlik amacıyla bile olsa beni burada tutmazlar. Oysa ben de o kalabalığa karışmamak ve güvende kalmak içgüdüsüyle onların yanında duruyorum. Ne kadar karmaşık bir durum” diye düşündüm. Aslında hepimiz normal olması gereken birşeyler yapıyorduk. Onlar polis, ben simit ve ayran ile birşeyler atıştıran bir vatandaş. Birlikte ne güzel duruyoruz işte!

Belki yanılıyor olabilirim ama inanın bir tanesinin bile “Kim bu sırt çantalı, siyah gözlüklü şüpheli şahıs..” bakışını bile hissetmedim. Dolaşanlardan hiçbiri “Haydi birader bekleme yapma, uza..” tarzı bir konuşmasına da muhatap olmadım. Yediklerimi bitirdikten sonra bile bir süre orada durmaya devam ettim. Onca kalabalığın arasında bir de, önündeki çakarları yakan sivil ve sanırım devlet büyüklerimize ait olan araçlara ve siren öttüren ambulansalara yol açmaya çalışmalarını görüp, “Ne zor iş.. Amaan.. Allah kolaylık versin valla” benzeri yaşlı teyze mırıldanmaları yaparak orada ayrıldım.

Uğultuya göre maç başlamak üzereydi. Yürüyerek Beşiktaş iskelesine oradan da vapurla Kadıköy’e geçtim. Kadıköy’de kitapçılarda biraz zaman geçirdikten sonra televizyonlarda maç izleyen kafe, restoran kalabalıklığının maçın sona ermesiyle dağıldığını görünce ben de oturayım ve artık birşeyler yiyeyim dedim. Siparişi verdikten sonra, öylesine televizyona bakarken çevredeki herkesten bir dalga gibi gelen “Patlama oldu” konuşmalarını duydum. “Eyvah” dedim, “Kimbilir nerede ve kimbilir nerelere ne acılar düştü yine!” düşünürken sosyal medyadan haber almak için bakayım dedim. “Vodafone Arena’da, Beşiktaş’ta Patlama” diye haberler döndüğünü gördüm. “Polisin hedef alındığı bir terör eylemi” yazıyordu haberlerde. Hani biraz önce olduğum yerde, aralarında durduğum polislerin hedef alındığı! Onlarca insanın kalabalıklığı arasında simit ayran yiyen beni rahatsız bile etmeyen, bırakın görevlerini falan benim aklımdan kalan tarafıyla gencecik çocukların..

Gerisini yazamayacağım..

Çok üzgünüm çocuklar.. Herkes gibi.. Işıklar içinde uyuyun..

**Bu yazı kişisel blogum erkutozen.com için yazılmıştır. Burada geçici bir süre yayında kalacaktır. 

Booking.com

BİR CEVAP BIRAK