Kaşif

Yeni bir gün doğuyor Asya’nın bu küçük ada devletine. Türkiye ile aramızda yaklaşık olarak 6 saat saat farkı var. Yani daha bir önde yaşanıyor burada günler Avrupa’nın kapılarına göre. Yorucu geçen günün ardından kaldığım otelin kahvaltı salonunda birşeyler yemeğe çalışıyorum. Meyve ağırlıklı olmasına rağmen bilmediğim ürünlerden oluşan bir menüye sahip olan büfeden birşeyler yemeye çalışıyorum. Saati geç yapmadan belirlenen saat üzerinde yoğunlaşarak eşyalarımı ve tabii ki olmazsa olmaz fotoğraf makinemi topluyorum. Dün çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Yorgunluktan zayıflayan hafızamı tazelememe yardımcı oluyorlar. Dışarda güzel bir hava var gibi görünmesine rağmen , dünyanın bu tarafında havalara çok güven olmaması konusunda oldukça fazla yazı okuduğumdan , kafa olarak herşeye hazırlıklı olarak yola çıkıyorum.

Sentosa adası Singapur’un ziyaretçilerine sunduğu ve gayet güzel pazarladığı bir eğlence adası. İlgi çekici hale getirmek herşeyi yapmışlar. Otobüse atlayıp , adaya gitmek üzere hareket ediyoruz. Yolda sabahın erken saatleri ile başlayan hareketlilik göze çarpıyor. Heryerin düzeni , şehrin derli toplu hali dikkat çekici.

 

Singapur'da hayat başlıyor.

 

Sanki geceden binlerce insan şehri temizleyip , toparlayıp ,düzenlemişler görüntüsü hakim sokaklara. İmrendirici bir düzen içerisinde herşey. Şehirdeki düzeni korumak için yıllarca katı kurallar koyup , taviz vermeden uygulamışlar. Yasaklarla ilgili efsanelere sahip olan Singapur’da bir kaç sene öncesine göre sanırım artık gerek kalmadığını düşünerek , sakız satışı yasağını kaldırmışlar. Sigara içmek için belirli yerler belirleyip , sigara söndürme noktaları hazırlayıp bu yasağı da hafifletmişler. Birçok restaurant ve cafe sigara içilmesine olanak tanıyan köşeler hazırlamışlar. Ancak temizlik çok önemli olduğundan, yüksek olan ceza yaptırımları devam ediyor ve tavizsiz bu davranışlarının karşılığını da dünyanın en temiz ülkesinde yaşayarak aldıklarını düşünüyorum.

Sentosa adasına , tur düzenleyen araçlarla da gidebileceğiniz gibi , teleferikleri de kullanma şansınız var. Ancak tabii ki tercih edilmesi gereken ulaşımın teleferik olduğunu düşünüyorum. Adada birçok alternatif sunulan , belirtildiği üzere bir günün ( bence üç tam gün ayrılmalı ! ) bile az geleceği aktivitelerle dolu olduğunu hatırlatmam da fayda var. Bunun nedeni Sentosa’ya gitme kararı aldığınızda , aktivitelerle ilgili bir çok paket seçeneği karşınıza çıkıyor. Hepsini içeren paketler 120-130 Singapur doları gibi fiyatlar içeriyor. Adada ulaşım , alınan paket içerikleri ile renklerle belirlenmiş hatlarda , shuttle araçlarla yapılıyor. Biz önce bizi adaya götürecek teleferiğin hareket noktası olan tepeye ( burası Ön liman olarak anılıyor. ) varıyoruz.

 

Sentosa'ya gitmek için yağmur engel olmuyor.

 

Liman üzerinden geçen Teleferik hattı , liman da demirlemiş olan yolcu gemilerinin üzerinden yol alıyor.

Sanıyorum tepenin adı Faber. Teleferiklerin hareket noktasına geldiğimizde , turist kafilelerinin akın akın geldiğini görerek sırayı kaptırmadan hızlanmamız gerektiğine karar veriyoruz ve o anda dışarda başlayan yağmur bize küçük bir görüntü zenginliği sunmaya başlıyor.

Yağmur nedeniyle , rüzgardan da etkilenerek iyi resim almak için çok uğraşmıyoruz. Ne olur ne olmaz! :)

4-6 kişilik kabinlerden oluşan bu sevimli teleferiğe biniyoruz. Belirli bir fiyat farkıyla altı cam olan kabinlerin olduğunu da öğrenmeme rağmen , rastlamadım. Teleferiğin en yüksek noktası 96 metre olarak belirtilmiş. Liman üzerinden geçtiğiniz için , geçiş sırasında yolcu gemilerini , etkileyici çevre manzarasını izlemek gerçekten doyumsuz. Adaya vardıktan sonra , Singapur’un tarihinin anlatıldığı bir hareketli müzeye geliyoruz. “Images of Singapur “ isimli müzeye girdikten sonra bizleri bir ambar düzeni verilmiş bir yerde oturtuyorlar ve interaktif harika bir sunum gösterisi yapıyorlar.

"images of Singapur " balmumu heykeller arasında..

Daha sonra belirlenmiş kapıları takip ederek  ,adanın keşfinden , kuruluş tarihine kadar balmumu heykellerin katkılarıyla , mükemmel dekorlarda ses ve ışık destekli dakikalar yaşatıyorlar.

İyi bir anlatım , iyi bir çalışma..

Müzeden çeşitli görüntüler..

Herkes illa resim çektirmek için tutturunca biraz zaman harcadık.

Yemekler hazırlanmış müzede ama kalamadık..

Müzeden çıkıp bir soluklanıp araçlarımızla küçük bir ada turu sonrasında vardığımız nokta bir akvaryum. Dünyanın en büyük akvaryumu sıfatını 150 mt. olması ve içerisinde ki canlı çeşitliliği ile hakeden “ Under Water World “ .

Under water world..Onlarca deniz canlısının altında ...

Öylesine deniz altını bilmediğinize karar veriyorsunuz ki , bir daha denize girmekte bile zorlanabilirsiniz. Olağanüstü görüntüler var burada. Aynı bilet ile bir diğer taraf da bulunan park ve yunus gösterilerini izleyebilirsiniz.

Dünyanın en büyüğü de olsa temizlenmesi gerekiyor tabii ki..

Bu da balık aşağıda ki de!..

Ancak belirtmek isterim ki Türkiye ve başka ülkelerde ki gösterilerin yanında çok zayıf kalıyor.

Yunus gösterilerinin yapıldığı havuz da objektiflerimize poz veren trio..

Yönlendirme tabelalarında ki renkler doğrultusunda otobüs seferleri bulunuyor

Adada görülmesi gereken noktalardan biri de 37 metre uzunluğunda ki Merlion heykeli. Ayrıca açık havalarda Endonezya’dan , Malezya’ya her yerin izlenebildiğini iddia ettikleri 131 metre yüksekliğe yavaş yavaş çıkan “Tiger sky” isimli kule de yükseklik korkusu olmayanlar için harika bir seçenek. Ada da bulunan canlı yaşam bahçesi “Butterfly Park” Kelebek ve böceklerin onbinlerce çeşidini barındıran bir amazon ormanı. Ancak burayı zamansızlıktan ziyaret edemeden bulunduğum noktada ki tek tanıdık restaurant SUBWAY’de kendime göre bir sandviç yaptırıp , yemek süresince araçlarını beklettiğim turist kafilesi görünümlü sahte gezginlere katılmak zorunda kalarak adanın içerisinde yola devam ettik.

Sentosa içerisinde ulaşım otobüsler ile yapılıyor.

Adada aktivitelerin hepsini görme şansımız zaman kısıtlılığı nedeniyle olmadığından , korsan alanları , megazip , trapez , çeşitli parklar ve herşeyden önemlisi Universal Stüdyoları’na gidemedik. Belki başka bir sefere diyerek Bundan sonra ki durağımız olan “Songs of the Sea” gösterisini seyretmek üzere sahile gidiyoruz. Bu gösteriyi ve mekanı anlatmak gerçekten çok güç. Tek kelime ile bayıldım.

Ayrı bir video ekleyeceğimden , songs of sea gösterisinin kaya süsü verilmiş hoparlörlerini gösteriyorum burada. Arkada ki bungalowlar sahneyi oluşturuyor.

40 dakika civarında süren , su ışık, lazer ve ses ile büyüleyici bir görsellik sunan show , sona erdiğinde içiniz buruluyor , kursağınızda kalıyor. Hava karardığında kumların üzerinde oturup , deniz üzerinde yapılan kulübelerle oluşturulan dekoru , sahneyi ve diğer detayları izlemek harika bir tecrübe oluyor. Bir çırpıda anlatılsa da yorulduğumuzu hissederek ayrılıyoruz adanın içlerinden. Ada da kalmak için harika seçenekler mevcut. Universal , hard rock hotel bunlardan bazıları. Ancak biz adanın günübirlik ziyaretçileri ile birlikte merkeze , kaldığımız otele doğru yola koyuluyoruz.

Küçük kaşif Sentosa'da

 

Akşam yemeği için fazla şansımızı zorlamanın gereksiz olduğunu düşünerek , otelden yürüme uzaklığında olan nefis bir italyan restaurant’ında harika bir pizza , makarna gecesi yaptık.Sabah yola koyulmak için çok erken kalkmak zorunda olduğumuzdan , uyumak üzere geceye veda ettik . Geziler , yeni keşifler için ,bizleri bekleyen yollara çıkmak üzere..

Bir Asya ülkesi ziyaret edilecekse , bu coğrafya da yaşayan bizler için , yeme içme alışkanlıkları ve kültürel endişelerden dolayı ,yumuşak bir geçiş için başlanabilecek iyi bir seçim Singapur. Çeşitli uçuş alternatifleri olmasına rağmen , durumun gerekleri doğrultusunda benim seçtiğim İstanbul – Kiev – Bangkok – Singapur uçuşu rota olarak uzun olmasına rağmen olmasına rağmen gezginlere keyifli anlar yaşatabilecek bir tercih. İstanbul’dan Kiev’e yaklaşık 2 saatlik bir uçuş, sonrasında uçak değişikliği ve Bangkok için 10 saate varan bir uçuş ile Asya topraklarına varıyoruz.

suvarnabhumi havaalanı / Bangkok

Suvarnabhumi havalimanına indiğinizde hiç de Asya’da olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Olağanüstü düzenli , gelişmiş, kalabalık ve büyük bir havalimanı. Size Asya’da olduğunuzu hissettirecek en önemli kültür farklılığını Thai havalimanı görevlilerinin işlemleri sırasında sezmeye başlıyorsunuz.İki ellerini kavuşturup , başlarını öne eğerek teşekkür mahiyetinde ki hareketleri , güleryüzleri de eklenince sizi adeta ezmeye başlıyor. Teşekkürden çok minnetkar bir hava katan bu davranış şekli  daha ilk dakika da etkisi altına alıyor sizi. etrafı incelemek için çok vaktimiz yok zira Singapur’a gideceğimiz bağlantı uçağının saati çok yakın. Önce Tayland Kraliyet polisi arması taşıyan görevlilerce ülkeye giriş yapıyoruz. Pasaportlarımızı damgalatıp , vizeli seyahatin , bilinçaltımıza attığı 3.sınıf insan psikolojisinden sıyrılmak saniyeler alıyor. Tayland Türk vatandaşlarından vize istemediğnden kendine güvenli bir insan topluluğu olarak kapılardan geçiyoruz. Havalimanı içerisinde biraz yürüme , merdivenlerden tırmanma, c/in koşturmalarından sonra , yaklaşık 1 saat önce girdiğimiz bu ülkeden Singapur’a hareket etmek için çıkış yapıyoruz.

Air asia iyi bir seçim

Uçağımıza girdiğimizde gözüme çarpan , temiz ve yeni bir koku, sadelik , kırmızı siyah ve gri renkte döşenmiş deri koltuklar ile bembeyaz tasarım ışıklandırması oluyor. Uçağımız Airasia firmasına ait .

Air asia uçakları

Ara uçuş olması ve low cost olduğunu tahmin etmemden dolayı , beklentilerimin çok çok üzerinde bir görüntü beni hoşnut ediyor. Ne zaman ki koltuğuma gidiyorum , işte o zaman Asya insanının vücut ölçülerinden dolayı uçağın koltuk aralıklarının hiç de bana göre olmadığını görüyorum. Ama en azından uçak dolu değil ve rahatça oturma fırsatım oluyor. Uçuş yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ancak biner binmez , sadece uçağın hareket ettiğini hatırlayacak görüntüleri hafızama alıp , Singapur semalarında uyanmak üzere uykuya dalıyorum. Hangi  dilde olduğunu bilmediğim anonsla uyanıyor ve anonsun devamın da ingilizce olarak tekrarıyla iniş emniyet uyarısı olduğunu anlıyorum. Penceremden baktığımda ki manzara gerçekten olağanüstü. Kış aylarının etkisinin hissedilmeye başladığıKasım ayında parlayan güneş , masmavi bir gökyüzü ile çevrede adacıkların , tekne ve gemilerin görüntülerini yemyeşil kara parçaları kesiyor. İnanın heyecan dolu ve etkileyici. Herzaman ki rutin işlemleri görüp , sırasıyla pasaport , bagaj işlemlerini halledip bir ülkeye da vizesiz girme onuruyla! şehire ( yoksa devlete mi desek??) ayak basıyoruz.

 

 

 

Singapur farklı bir ülke. Bir şehir devleti diyebiliriz. Malezya ve Endonezya’ya komşu . Malay denilen yarımadanın hemen güney ucunda. 50 ye yakın ada veya kayalığa sahip. Havaalanından şehir merkezine doğru giderken , gayet refah içinde bir görüntü veren ülkede yaşayan yaklaşık 4 milyon singapur’lunun iyi kesimlerinin oturduğunu tahmin ettiğim iyi görünümlü evler , siteler önünde uzanan güzel bir yoldan devam ederek yürüyüş yolları,yeşillikler ve spor alanlarının kenarlarından geçerek ilerledik. Sıcak ve nem kendini hissetiriyordu. Ekvatora olan 137 km lik uzaklık bu durumu açıklıyordu aslında. Konaklayacağımız otele gitmeden önce şehir girişini ikiye bölmüş görüntüsü veren nehirin denize açıldığı noktada bir mola verdik. Singapur’un ünlü gökdelenleri burada doyumsuz pozlar veriyor.

Singapur ve Gökdelenler

  Bir kahve molası verip starbucks dan aldığımız buzlu kahvelerimizle kenardaki banklarda bir nefes almak için oturmak iyi bir fikir gibi geldi o an. Fotograf düzeneklerime son şeklini vermek içinde iyi bir fırsattı.

starbucks iyi bir manzaraya sahip

Ülkeye giden herkesin fotoğraf albümünde olduğuna inandığım, şehrin / ülkenin simgesi ünlü “ Merlion “ heykelinin ismini verdiği Merlion parkında herşeyi hissetmeye başlıyorsunuz. Heykel kafası aslan , vücudu balık şeklinde olan ağzından su fışkırtan değişik çok da özelliği olmamasına rağmen marka haline gelmiş bir yapıt.

Ülkenin simgelerinden Merlion heykeli

Bu park ve meydanımsı merkezden , denizle birleşen nehri, gerçekten büyüleyici gökdelenleri , dünyaca ünlü 165 m. yüksekliğe ulaşan , 28 kabinli , yaklaşık 40 dakika süren bir macera sunan “ Singapur Flyer “ isimli dönmedolabı , denizden onlarca metre yükseklikte sonsuzluk havuzu ismi verilen 3 büyük gökdelenin üzerinde duran bir gemi görünümlü , muhteşem manzaralı bir havuza sahip “ Marina bay sands hotel “i , enteresan mimarisi ve içeriği ile “ artscience museum ”u , raffles meydanı , sidney’deki opera binasından esinlenerek yapıldığı söylentileri dolaşan “ Esplanade “ yi , Formula pist ve seyir teraslarını görebilir , resimleyebilir ve biraz da iç çekerek dolaşmaya devam edebilirsiniz. Yani en azından bende böyle başladım. İç çekmenizin sebebi , bu kadar küçük bir adada bir araya toplanmış saymakla bitmeyen özellikli yapıların hafiften kıskançlığı oluyor. Akşam üzeri yeniden gelmek üzere buradan ayrılıyoruz. Çünkü saat farkından ve uzun uçuştan dolayı gitgide zorlanacağımızı düşünmeye başlıyorum. Sıcak ve nemin hissettirdiği sıkıntıyı bu güzelliklerle atarak şehrin kendi hayatının yaşandığı yerlere doğru uzanmaya başlıyoruz.

singapur şehir

Eski ve modern bir arada

Singapur flyer , tribünler

Deniz ve nehir'in birleştiği yerden gökdelenlerin seyiri...

 

Merlion heykelinin resime katkısı

Marina bay hotel ve artscience müzesi

 

 

 

“ Little India “adı verilen yerleşime geldiğimizde , en dikkat çekici yapı “ Sri Srinavasa Perumal “ tapınağı gözümüze çarpıyor. Ziyarete açık , rengarenk işlenmiş etkileyici bir kutsal mekan. Ön tarafı renkli binalarla dolu , harika fotoğraf veren bir sokak .

 

Sokaklar böyle boş değil tabii ki . Bu anı yakalamak için bir süre beklemek zorunda kaldım.

 

 

Sri Srinavasa Perumal tapınağı

Hemen yanında bulunna çarşısı el işi ağırlıklı yerel ürünlerin satışlarının yapıldığı bir şark pazarı şeklinde. Ancak elişi giyecek , oyma v.s yanında  , bazı dükkanlar son model elektronik ürünleri vitrinlerine koymuşlar ve bütün buranın anlamının yokolmasına uğraşıyor gibiler.

China town

Dükkanlar geziliyor, pazarlıklar yapılıyor, yiyecek ürünlere ( birçoğu tanımadığımız şeyler olunca ) bakılıyor ve biraz soluklanıyoruz. Buraya kadar bir çırpıda gezdiğimiz yerlerin tadının çıkarılarak gezilmesi diye düşünüyorum. Ancak böyle bir planlama ile gelirseniz bu ülkeye ve benim bakış açıma sahipseniz en az 20 gün çıkmak zor olur. Bu nedenle daha otelimize yerleşmememize rağmen , bir çırpıda buraları gezmek ve en azında otelden sonra nerelere gideceğimizi planlamak adına iyi bir turlama oluyor. Rotada daha ünlü mağazaların dizildiği Orkide Caddesi “ Orchad Road “ üzerinden gideceğimiz 150 yıllık Botanik parkı ve “ National Orchid Garden “ var.

National orchid garden ve küçük kaşif irem

Fotoğraf meraklıları için dayanılmaz bir yer. Olağanüstü özenerek bakımlarının yapıldığı, belki de mücevherler gibi korunduğu hissi veriyor.

Bakmayın öyle sadece çiçeğe bakar gibi. Çok değerliler bunlar.

Orkide ülkenin en önemli sembollerinden biri durumunda ve yetiştirdikleri orkideleri, ticaret , sanat ve de mücevherat da kullanıyorlar.

Harika pozlar veriyorlar.

National Orchid Garden kapısı tabelası karşısında çevre düzenlemesi içerisinde , bir göletin ortasında yarımadacık şeklinde bir sahne bulunuyor.

parkın içerisindeki ortam inanılmaz huzur veriyor.

Burada çeşitli aktiviteler , klasik müzik dinletileri düzenleniyor. Şehrin sakinleri , aileleri ile yemyeşil , tertemiz çimenlerin üzerlerine serilip dinleniyorlar. Kalabalığın oluşturduğu herhangi bir olumsuz durum yaşanmıyor. Ne bir çöp dalgası kalıyor geride ne de kalabalığın olduğu bir uğultu duyuluyor ortamdan. Herkes birbirine, hayata ,yaşam sevgisine ve insana olan saygısıyla sürüyor günlerini burada. İmrenerek ayrılıyoruz bulunduğumuz yerden.

Zamanı iyi kullanabilmek adına konaklayacağımız “ Royal Queen “ oteline hemen yerleşip , yorgunluk atıcı duşumuzdan sonra valizlerimizden üzerimize rahatça bir şeyler geçirip hemen dışarı çıkıyoruz.

Konakladığımız otelimiz Royal Queens.

Otelimiz, ünlü Orchad yolunun aşağısında kalıyor  ( yani denize doğru olan kısımda ) . Yürüyerek caddeyi geziyoruz. Hava kararmaya başladığından ışıklandırılmış binalar gözönüne çıkmaya başlıyor.Gerçekten bu şehir ilk dakikadan beri beni çok etkiliyor. Akşamın çökmesi ile kalabalık artıyor sokaklarda. Yolların kenarları oturup çevreyi seyreden gençlerle , kaldırımların içleri ise cafe ve restaurantların dışarıda duran masa ve sandalyeleri ile dolu. Yollarda müzik yapan ama asla rahatsız etmeyen para toplama amaçlı sanatçılar var. Bir müzik grubunun önünde durup birazcık dansedip , çantalarına karşılığını bırakarak devam ediyoruz. Her yerde olduğu gibi aklımda yerel yemekler olduğundan, bildiğimiz tüm fast-food restaurantları geçiyoruz ve bulduğumuz bir  uzak doğunun tüm mutfaklarını sunan çeşitli büfelerin olduğu  ,geleneksel bir restaurant’a girerek incelemeye başlıyorum.

Baktım ki çeşitlerden ve mutfakların ülkelerinin yazılarını oluşturan alfabeden  pek birşey anlamıyorum, tek tek incelemeye koyuldum. Deniz ürünlerinin çekici görüntülerinden etkilenerek ,önce bir balık çorbası içmeye karar verdim. Tezgahta ki yaşlıca duran  ,el maharetlerini sergileyerek çekici olmaya çalışan, adamcağızın bana sorusu hangi balık ? şeklinde oldu !. Bir an durakladım ve en iyisinden, beyaz etli ve büyük bir balık olsun diye tarif ederek , bu coğrafya da yaşayan diğer balıklara karşı saygılı olmaya çalıştım.!. İstavrit , çinekop gibi balıkların akrabalarından oluşan ama onlara hiç benzemeyen türlerinden , bir dolu çeşitlilik karşısında kaderime boyun eğerek , seçilen balıktan yapılacak olan çorbamı beklemeye başladım. Tabii ki çorba hazır değildi. Adamcağız elindeki tencere türevi aleti ocağa koyduktan sonra ,eline aldığı herşeyi “ bundan da ister misin? ” şeklinde sorarak yemek yapımına beni de ortak etti. Gösterdiği bir çok şeyi anlamamama rağmen, evet  -  hayır gibi , iki seçeneği kullanarak görselliklerine göre cevaplar vermeye başladım. Çıkan kokular hoş olmaya başlamıştı ki , sıra balığın eklenmesine geldiğinde iyi bir tercih yaptığımı anladım. Hepsi eklendikten sonra pişmeye bırakıldı ve yaklaşık 10 dakika içerisinde balık çorbam koca bir kase içerisinde hazırdı. Bakalım içine neler koymuşum , şimdide tatma zamanı! diyerek masama doğru koyuldum. O da ne!!  tuz namına hiçbir şey yer almıyor. Tamamen tuzsuz olan bu çorba isimli karışımın tadını bile anlayamıyorum. Hemen bir tuz operasyonu yapmak için büfeye yönelerek ve daha da önemlisi , neden tuza ihtiyacım olduğu konusunda  onları ikna ederek ,  kaya tuzu şeklinde ki isteğime kavuştum. Tuzu çorbama eklerken , uzaktan ne kadar saçma bir şey yaptığım konusunda  ,hemfikir olarak gülen iki çekik gözlü mutfak çalışanı ile gözgöze gelmeden kaşığımı daldırdım çorbaya. Mmm nefis bir şey olmuş. Balık çorbası içinde pirinçten yapılma makarnalar , soyalar,bambular bilmediğim yeşillikler!. Çorbamı yudumladıktan sonra , yemek konusunda kendime güvenim geldiğinden bir kaç mutfak/büfeden daha birtakım şeyler ( en azından lezzetli ) tüketip , açlık hissimin giderilmesi memnuniyeti ile mutluluk hormonlarım tavana vuruyor. Geceyi bu kadar yorgunluk üzerine , yenilen güzel yemek ve starbucks’da içilen kahve ile bitiriyorum. Herkes eğlence mekanlarına hareket etmeye başlarken , geldiğim yol üzerinden çevirdiğim bir taksiyle doğru otele gidiyorum. Yarın SENTOSA adası ziyaret edileceğinden iyi bir uyku çekmem gerekiyor.

Tümüyle kendimi sıkıntıda hissettiğim bir dönemde , insanın göğsüne stres ve bunaltı dolu baskıların arttığı bir döneme denk geldi Zürih’e ulaşmak . İsviçre’nin olanca çekiciliği , doğal güzelliği yanında , babamın zürih’i , sokaklarını ,avrupa’nın ortasında ki en güzel göllerden birini yıllar boyu köşesinden bucağından anlatmasıyla oluşan , oraya , o şehre , hiç ait olmadığım ama yakın hissettiğim o yere olan içimdeki gezgininin hisleriyle yaptım tüm planlarımı avrupa’nın çatısına doğru.İklimsel soğukluğun içleri ısıttığı , sıcak sımsıcak yağlıboya tablo resimlerini hatırlatan görüntüleri görmek için mi ? yoksa yaz aylarında o soğuk ülkenin her yerden fışkıran yeşilliklerinin binlerce tonunu görmek için mi ? diye çok kez düşündüm. Evet İsviçre bir değil iki kez gezilmesi gereken , insana sanki iki ayrı ülke hissiyatı veren bir gezi adresiydi. Küçük yaşlarımı dolduran bir çizgi filmle hayatıma, hayalleri katmıştı. Koyunların peşinde koşan Peter’i , önceleri huysuzlukla yarışan ama sonra yeşilcam filmlerinin babacan baba, dede tiplemelerini anımsatan büyükbabası , st.bernard cinsi köpeği joseph’i ( sevimsiz karakterlerini yazmıyorum ) ile Alplerin rüyalarını katmadı mı ? belli bir dönemi yaşayan biz çocuklara!.. Bu iki karakterli yükseklerin ülkesine, öncelikle bana her zaman duyguları artıran etkileri olan, beyazlara bürünmüş, karlar altındaki halini görmek isteği ağır bastı.

Uzun süredir uzağında yaşadığım için öncelikle İstanbul’uma ulaşmak gerektiğinden , kısa bir uçuş sonrası geldiğim Anadolu yakasının uçuş noktası Sabiha GÖKÇEN havalimanında , iki saate yakın bir bekleyişten sonra Zürih uçağında yerimi aldım. Seçtiğim havayolu hakkında memnuniyetsizliklerimle ilgili yazacak çok şey olmasına rağmen , yazının içeriğine herhangi bir olumsuzluk düşürmek istemediğimden bahsetmemeyi tercih ediyorum. Normal hava şartlarında , ortalam üç saatlik bir uçuştan sonra Zürih havalimanına indim. İlk defa indiğim büyük havalimanlarını – hele ki yalnız seyahat ediyorsam – pek sevmem. Kendimi yabancı hissetme duygusu beliriverir birden. Ancak Zürih havalimanında , uçaktan indikten sonra çıkışa ilerlemek için geçtiğiniz birkaç kapı ve koridor sonrasında ,sizi karşılayan ,çıkışa götürecek olan mini metro hattının, o turistik etkili havası , vagon içindeki doğadan alınmış sesleri ve İsviçre yerel melodileri ile duvarlar da hızlı giderken gözü çalıştıran ve resimleri hareketli, bir film gibi gösteren çok basit ama çok etkili İsviçre reklamıyla anında sarıveriyor benliğinizi. Nazik ve güleryüzlü görevlilerin bulundugu pasaport kontrolünden sonra, havalimanında kazıklanma duygusunu hissetmeden ,Zürih gibi ekonominin küresel boyutta borusunun öttüğü bir şehirde, işlem gördüğü için inanılmaz kendimi iyi hissetiğim (!) Türk liralarımı gerçek değerinde bozdurup beni şehire çıkartacak kapının önüne geldim. Dışarıda yüzünün göstermekle göstermemek arasında ikilemler yaşayan bir güneş sızıntısının , beni ısıtamayacağını hissederek , beremi , eldivenlerimi kuşanıp , kabanımın boyun kısmını gizemli bir imaj için değil , içimde duran üşüme duygusunun katlanılabilir kısmını artırmak için dik duruma getirip kapıdan dışarı attım kendimi. Ağzımdan çıkan buharın , önümü görmek için dağılmasını bekledikten sonra, kapıda duran üst sınıf taksilerden birine bindim . Kalacağım oteli booking.com ile ayarladığımdan, gitmeden önce google map uygulaması olan streetviewer aracılığı ile sanki kalacağım otel ve civarında aylardır konaklama yapmış biri gibi hissediyordum kendimi. Gerçekten de teknolojik imkanların yarattığı kolaylıkların sayesinde beni hiç de şaşırtmayan bir yol güzergahı , sokak ve otel silüetinin önüne geldim.

Şehrin merkezinde , küçük , modern döşenmiş ,inanılmaz sade ancak bir o kadar sevimli otelime yerleştikten sonra hemen odadan dışarı attım kendimi. Ertesi gün yapacağım programın keşfine çıkmam gerekiyordu. Şehrin uzaklık kavramının, düşüncelerimle ölçüşen standartlarına bakmam gerekiyordu.

 

Avrupa’nın önemli şehirlerinin tren garları ünlüdür.Öncelikle çevre ve ulaşım hakkında bilgi almak ve bir turizm ofisi bulmak için en doğru adres olan merkez istasyonu bulmak için ,dondurucu soğuğa karşı aldığım önlemlerimi artırarak dışarı çıktım.Navigasyon cihazımı yürüyüş konumuna ayarlayarak, haritada pek de uzak gözükmeyen istasyona yürüyerek gitme kararı aldım. Biraz da göz ucuylada olsa tabelaları ve binaları kendime iz ve işaret belirleyerek, geri dönüşümü teknolojik imkanlar yanımda da olsa, şarj bitme gibi tehlike arzeden konulara karşı garantiye alıyordum. Beklediğim gibi kısa bir yürüyüşten sonra vardığım, gerçekten büyük ancak modernizmine rağmen bundan önceki yüzyıla ait olduğunu bağıran istasyon kalabalıklığı içinde buldum kendimi. Turizm ofisine yönelip, önce broşürleri inceleme maksadı ile ( asıl amacım içeride biraz olsun ısınabilmekti! ) oturma gruplarına yöneldim. Şehirde ve ülkede ulaşım ağının ne kadar yeterli ve düzenli olduğunun, toplu taşıma sistemlerinin, insana verdikleri önemini yansıtan broşürlerinde, aslında ülkenin tanıtımının ve karakteristik özelliklerinin ne denli başarılı yansıtıldığında tanık oldum. Saniyelerle ölçtükleri zamanlama konusundaki hassasiyetleri karşısında saygıyla eğilmemek elde değil. Gezilerimde, şehirleri keşfetmek için toplu taşıma araçlarını kullanmanın, gidilen yeri tanımanın en iyi yolu olduğuna inandığımdan bu hassasiyetlerini ölçmek için ,bunun iyi bir fırsat olduğunu düşündüm., Ülkede dakikalara varan bir toplu taşıma aracının gecikmesi karşısında oluşan krizlerin efsanevi anlatışları altında , birçok seçeneği bulunan onlarca müze ,tren ,metro,otobüs,feribot v.s için geçerli ve/veya gün sayısı alternatifli Zürih şehir kartı ile öncelikle ulaşım sorununu hallettim. Daha sonra şehrin, görülmesi gereken yerlerini gezmek amacıyla kendime bir program çıkardım.

Ana noktaları ile sabah erkenden zürih’in ünlü hayvanat bahçesine gidecektim. Sabah uyandığımda beni bir sürpriz karşılıyordu. Hiç rüzgar esmeden fındık büyüklüğünde kar taneleri düşüyordu gökten. Dondurucu soğuğu unutturdu birden bu güzel manzara. Almış olduğum şehir kartını kullanarak Zürih hayvanat bahçesine ulaştım. Konum ve hava dolayısıyla da iyice ıssızlaşan, yüksekliklerin simgesi şehrin bu yuksek noktasında kar yağışının sesi duyuluyor iyice kulak verirseniz. Şehir kartımın avantajını kullanarak girdiğim hayvanat bahçesi , sakinlerine hzurulu bir hayat sağlarken bakım yönünden iyi olduğunu belli ediyor. Hiçbir noktasını atlamadan gezmek isteyişimin asıl sebebi, bu sevimli (!) dostların kar yağışı altındaki yaşamlarından hafızama dakikalar aktarmak istememdi. Kar yağışının ve Havanın soğukluğunun bir çok anne – babanın çocuklarını, hatta bebek arabaları ile birlikte bu görüntüleri izlemek ve onları ziyaret etmekten alıkoymadığını görünce hayıflanıyorum. Ülkemizde en ufak olumsuz bir hava şartının insanların yaşamını nasıl felç ettiğini düşününce. Tesadüf eseri denk geldiğim penguenlerin öğlen gezisi seremonisi ise beni adeta büyüledi ve bu gezen sakin , ciddi , etrafı süzen ifadelerle dolu topluluğu saygı ve yüzümde o soğuğa rağmen gülümsemeyle selamlıyorum.

Penguenlerin peşinden ,olanca sessizliği ile hayvanat bahçesi görevlileri ve ziyaretçiler usul usul geziye eşlik ediyorlar. Vahşi hayvanlara da Türkiye’den selamlarımı sunup , soğuk nedeniyle hızlandırdığım gezimi, hayvanat bahçesi çıkışında yer alan hediyelik eşya dükkanında birkaç hatıra alıp noktalıyorum.

Hava kararmaya başladığında binmiş olduğum yerel ulaşım araçlarıyla tren garı yakınlarında indim. Etraf hava karamasına rağmen çok hareketli. Saate baktığımda,alıştığım havanın kararma saatlerinden daha erken olduğunu gördüm. İçinde bulunduğumuz mevsim gereği saat daha 16:00 olmasına rağmen aksam iyice çökmüş durumdaydı. Bizlerin yemek alışkanlıklarından farklı olarak işinden çıkıp evine giden kalabalık, yollar da ve super marketlerde kurulu hazır yemek standlarından akşam yemeklerini tedarik ediyorlardı. Kimi ayakta geçiştirirken kimi daha bir organize olmuş şekilde evine götürüp iyi bir sofra hazırlamak için yine de hazır yemekleri tercih ediyorlar. Avrupa ülkelerinin çogunda görebileceğiniz bu kültürel yemek etkisi, beni her gördüğümde şaşırtıyor.
Havanın soğukluğunun da etkisinde kalarak tren garının kalabalıklığı arasında yeniden turizm ofisine yönlendim. İçeri girince önce kemiklerime işlemiş soğuğun vücut ısımı normale gelmesini beklemek çok zaman almadı. Kenarda bulduğum koltuk benzeri eşyaya oturup hazır ,alınmayı bekleyen broşürleri incelemeye başladım. Aklımda gidilmesi gereken iki rota var. Bunlardan biri Alplerin zirvelerinden ,teleferiklerin yolcuğu zincirlediği bir düzene koyan, engelberg ,titlis ve oradaki icefly teleferiği ile kendi içinde dönen panoromik teleferik. Tabii ki her zamanki bir manzaraya bakıp espresso içmek keyfini pekiştireceğimiz “Alplere bakıp espresso içmek “ planımızı gereçekleştirmemiz için en iyi manzara seçeneği!. Kararımı verip broşürde yazanlarla ilgili detayları almak için güleryüzlü İsviçreli turizm ofisi çalışanının deskine gidip gereken bilgileri aldım.Tüm ayrıntıları alarak ,bahsettiğim rotaya ulaşabilmek için gerekli tur otobüsünün de bilet ve detaylarını alıp, iki gün sonra otobüs hareket noktasında buluşmak üzere otelime doğru ayrıldım. Havanın soğukluğu , aksamında etkisi ile iyice vurmaya başlıyor. Açıkta kalan son parçam yüzümü de, gözlerime kadar kapatıp yürümeye başladım. Havanın soğukluğu ve karanlıkta ki etkisi sanırım sadece beni etkiliyor. Zürihliler o kadar rahatlar ki!. Yol üzerinde burnuma gelen güzel kokular neticesinde hemen zürih gölüne açılan kanalın yanında ki alışveriş merkezi girişindeki restauranta girmek kaçınılmaz görünüyor. Yeni başlayan kar yağışı, ışıklandırılmış kanal boyunca harika bir görüntü sergiliyor. Damak zevkimin dışında olmasına rağmen , lezzeti tartışılmaz güzel bir yemekten sonra çok da uzak olmayan otelime ulaşmak sadece 10 dakika mı alıyor. Bir İngiliz pub’ı şeklinde dizayn edilmiş otelin resepsiyon dışında ki ikinci girişi olan barından içeri girip kiosk şeklindeki masalarında birinde cam kenarında yağan kar yağışını ve insanları izlemeye koyuluyorum. İçimi ısıtacak bir şeyler içerek ,seyredilecek ne çok şey var bu küçücük sokakta diye düşünüyorum kısa bir süre. Tabii ki içimdeki gezme dürtülerinin daha fazla rahatsızlık vermesine dayanamayarak ,2. kattaki odama çıkıp, üzerimi değiştirip soğuğu etkisiz kılacak bir şeyler giyip, başlıyorum tekrar yürümeye. Önce dükkanların dizildiği yol boyunca, tren garının tersinde gidiyorum. Çevrede daha çok göçmenlerin bulunduğu görülüyor. İnanılmaz bir kozmopolitlik yaşanıyor cadde boyunca. Sihlhallenstrasse de bulunan kaldığım hotel rothaus bu caddenin başında bulunuyor ve gerçekten lokasyon olarak heryere yakın bir konumda. Çevreyi biraz kolaçan ettikten sonra otele geri dönüp, günün yorgunluğunu atmak için odama çekildim.

Sabah uyanıp otelin içindeki salonda kahvaltımı ettikten sonra Zürih’in ünlü markalarla dolu alışveriş çılgınlığının yaşandığı en ünlü caddesine doğru yola çıktım. 14012010028-1 soğuk olmasına rağmen güneşli. Soğuğa rağmen sabah sporunu eksik etmeyen ,yürüyen-koşan ,Zürihlilerin geçtiği güzergah üzerinden önce bende güzel bir yürüyüş yaptım. Denizden 406 metre yükseklikte 88 km. alan kaplayan ve şehre ismini veren göl kıyısında oturup aldığım simit benzeri yiyecekleri ,göl kıyısında ki sessizliği , yaptıkları hareketlerin yarattığı su sesiyle bozan kuğularla paylaştım. Oylesine mutlular ki , gölün gerçek sahipleri gibiler. Bahnhofstrasse isimli zürih’in en ünlü alışveriş caddesine hayran kalmamak elde değil. Dünyaca ünlü markaların mağazaları , bankalar , saat galerileri , birbirinden hoş cafe ve restaurantların bulunduğu bu cadde Zürih gölü başında son buluyor.Eski şehir isimli tarihi bölümünde birçok hediyelik eşya dükkanı ile çevrenin mimarisi dikkat çekici. The Grossmünster – Zürih Katedrali şehrin simge yapılarından biri. Sekizinci yüzyıldan kalma katedral, Romanesk ve Gotik etkilerini barındırıyor. Kulelerinden sunduğu manzara hizmeti size olağanüstü bakışlar sunuyor. Kafka , Brecht , Lenin , Wilhelm Conrad Rontgen , Albert Einstein gibi tarihi kişiliklerin şu anda müzeye çevrilen evlerinin burada bulunması ise ayrı bir önemi olduğunu söylüyor size şehrin kuşları.
İsviçre’ye gelip birkaç şeyi tatmadan veya almadan olmaz. Zürih’te, her İsviçre şehrinde olduğu gibi çikolata kokuyor. Çeşitleri akılalmaz , tatları dayanılmaz. Özel üretiminden tutun , içerisinde aklınıza gelebilecek tüm tatlarla yapılmış çikolatalar mevcut. El emeği göz nuru özel yapılmış çikolataları her yerde bulmak mümkün. Bir diğer tat tabii ki peynir. Peynir dediğime bakmayın siz o tatlar peynir mühendisliğinin ve ustalığının , yörenin süt ürünlerine katkısıyla oluştuğu mükemmel lezzetler. Fondü, denenesi şekillerde sunumlarıyla gözkamaştırıyor. Elime alıp bir simit veya bisküvi gibi peynir yemekten alıkoyamadığım tek şehir burası. Seni sevmenin ana sebebinin, peynirler olduğunu belirtmem lazım sana Zürih! Saatlerini unuttuğumu sanmayın. Luzern de daha ayrıntılı bir saat araştırması yaptım. Şehir gerçekten pahalı. İsviçrenin en gözde şehri ve finans piyasasına hükmeden durumu da olsa,başkent değil. Ama insanların düzeni , disiplini , saygısı şehre öylesine yansımış ki , yeri geliyor saygıyla eğilmek ve selamlamak istiyorsunuz zürih’i ve sahiplerini. Biletimizi aldık , Luzern ve Engelberg’e doğru. Bir gezelim bakalım anlatacağım..hala yollardayız.

 

Dubrovnik’teki konaklamamızın 2.gününde keşfetmek duygularımız kıpırdanmaya başladı. Kaldığımız otel resepsiyonundan güvenilir araç kiralama firmalarını soruşturmaya başladık. Avrupa’nın bu yeni ülkesinin yanıbaşında ,sınırlarla kesilmiş ama aynı kültüre değişik açılardan bakmamızı sağlayacak bir dolu seçenek duruyordu. Otelden gerekli bilgileri aldıktan sonra ilgili firma ile bağlantı kurarak birkaç saat sonra lobby’de araç kiralama firmasından gelen personelle buluştuk. Libertas’ın seyir bölümlerinden birinde oturarak çevre ve araç kiralama hakkında bilgi aldık. Görüşmede konstrasyon eksikliğini sağlayan karşı sahillerin silüeti, kaşifleri anlamamıza yetiyordu. Belli belirsiz ,ufuk çizgisiyle birbirine karışmış deniz ve eski kıtanın çizme görüntülü ülkesi İtalya göz kırpıp duruyordu bize. Bir takım pazarlıklar ve turistik bir şehirde bulunmanın satıcıya verdiği güvensizlik ortamlarının aşılmasından sonra Dubrovnik plakalı aracımızı teslim alarak planlarımız doğrultusunda otelden ayrılarak, kısa bir şehir içi geçişten sonra ana yola çıktık.

Şehrin kurulu olduğu kısmı terk ederek, yolu takip edip manzara ile süslenmiş denizin çizgisinden yükselen yamaçtan yola devam ettik. Seyir terası olarak doğal boşluk bırakılmış alanların Dubrovnik’i yüksekten gören kısmında her yolcu gibi bizde duraklama yaparak fotoğraflama görevimizi gerçekleştirdik. Yolu takip ederek ,kiralamış olduğumuz arabaya ısınmaya çalışırken çok kısa bir süre içerisinde otoban görüntüsü veren yol düzeni , ayrımları ve gişeleri ifade eden tabelalar ile karşılaştık. Gişeye !!! ilerledik ve yaklaştıkça aslında bu düzenleme ve görüntülerin gişe değil dünyanın en genç ülkelerinden Karadağ sınırı olduğunu fark ettik. Bu kadar kısa bir yolculukla başka bir ülke sınırına gelmenin şaşkınlığını yaşamamızla pasaportlarımızı isteyen görevliye evraklarımızı uzatmamız bir oldu.Hırvat görevliler pasaportlarımıza çıkış damgalarını uygularken herhangi bir soru ile karşılaşmadık. Yeniden hareket edip ara bölgede ilerlemeye başladık. Hırvatistan sonrası ara bölge, terk edilmiş şehir görüntüsü veren birkaç duty free mağazasının yapılarından oluşan herhangi bir yaşam görüntüsü vermeyen bir alandan ibaret. Yeni ülke Karadağ ,sınırları içerisinde kendi para birimi olmadığından Euro kullanıldığına işaret eden tabelaları ve bağımsızlık işaretleri olan bayraklarını dalgalandırmaya başlamış bu ara bölgenin bitişine doğru. Hırvat sınırından ayrılırken işlem yapan gişelere benzer kulübelere yaklaşıp , Karadağ girişi için pasaportlarımızı tekrar görevlilere teslim ettik. Kısa bir hoş geldiniz karşılaması ile birlikte Avrupa’nın Kosova’dan sonraki en yenisine ulaştık.

Başka bir ülkede olmanın sadece pasaportlarımızdaki işlemler ile farkındalığına vardığımız Karadağ, doğa ve çevre özellikleri ile balkanlardaki iç içe geçmişliği özetliyordu. Hırvatistan’ın gözdesi Dubrovnik’ten ayrılınca Karadağ bu kadar yakın olmasına rağmen zengin – fakir ayrımına uğruyor zihinlerinize bu noktada. Ancak ekonominin Hırvatistan kadar iyi olmaması daha bir güzel tutmayı başarmış görülüyor. Sabah kahvesi içmek için mola vermek üzere Igalo isimli şehirde ! ( bizde ilçe olması bile tartışılabilir ! )çok fazla Amerika kokan bir benzin istasyonu kafesinde durakladık. İçeride bulunan müşteri ve çalışanların mutlu ifadeleri pozitif bir yaşam tarzını anlatmaya yetiyordu. Büyük ülkelerin ,büyük şehirlerinde ki stresli yüzlerden eser görmedik. Sanki herkes balkanlar da kurulmuş bir ABD eyaletinde çekilen film sahnesinde gibiydiler. Alışveriş bölümünden aldığımız kocaman ( gerçekten ülke ölçeği için büyük ) bir harita satın aldık. Ülkeye girerken hedeflediğimiz BUDVA şehri , ülkeye girdikten sonra içimizdeki keşfetme arzuları ile yerini akıllarımızda başkent olan ve daha yoğun popülasyon içeren PODGORICA’ya ( Yugoslavya dönemindeki eski adıyla Titograd ) terk etti. Anayasasında “ demokratik , refah ve çevreci “ bir ülke ibaresi yazılı bulunan Karadağ doğal yaşamı ve bitki örtüsü ile çevre konusuna dikkat ettiğini ziyaretçilerine hemen sergiliyor. Merakımız olan, bu kadar yeşil bir ülkeye neden Montenegro bizdeki adıyla Karadağ ismi verilmesi hususunda yaptıkları “akşamları ,güneş batınca, özellikle denizden dağların simsiyah bir görüntü vermesi ve zamane denizcileri başta olmak üzere bu isimle anılmaları “ açıklaması merakımızı gideriyor. Kocaman haritamızı açıp ,yanıltıcı ilk bilgi olarak harita ölçeğine bakmadan hesapladığımız bulunduğumuz yer ile Podgorica arasındaki mesafe oluyor gözümüze çarpan. Biran çok uzak bir mesafe olarak görünüyor haritaya bakınca ( şöyle ifade edebilirim. İstanbul – Erzurum veya ağrı gibi bir ülkenin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe gibi ) Podgorica . Ama ne fark eder ? neden buradayız ki ? gazlamaları ile hesabımızı ödeyip güleryüzlü personele veda ederek yeniden yola koyuluyoruz. Herzeg novi ve Zelenica’yı kısa bir süre içerisinde sıyırıp, Kumbor , Denovici ve Baosici üzerinden kotorsko körfezi ismi verilen sevimli ve etkileyici Kamenari ‘ye ulaştık. Hollywood yıldızları ile dünya milyonerlerinin yeni gözdesi Kotor’u görmek istememize rağmen yolumuzu çok kısaltacak feribotlar ile karşı kıyıya Tivat’a ulaşmak çok daha mantıklı geldi. 10’ar dakika ara ile devamlı hareket halinde olan feribotların hareket ettiği küçük limana girip biletlerimizi alarak feribottaki yerimizi aldık. O an başlayan Balkan yağmuru, manzarayı daha doyumsuz hale getirirken gökkuşağı sürprizini de bizden eksik etmedi. Kısa bir yolculuktan sonra ulaştığımız Tivat bizi Karadağ’ın tatil cenneti Budva üzerinden başkente götüreceğini tabelalar ile duyuruyordu. Yol üzerinde bu ünlü tatil beldesine girişte , içinde bulunduğumuz mevsimde göz önüne alınarak yapıldığını düşündüğümüz yol onarım çalışmaları nedeniyle oluşan trafik kalabalığına da takılarak kısa bir Budva’yı uzaktan seyretme molasıyla Karadağ’ın akşam kararan dağ yollarına doğru koyulduk. İlk durağımız eski tarihi başkent Cetinje’yi aşarak kısa bir süre sonra ülkenin diğer ucuna!! Podgorica’ya vardık. Şehrin merkezini bulma amaçlı sağa sola turistik gözlerle bakarken Karadağ trafik polisleri tarafından Otobüslerin kullandığı toplu taşımaya ayrılmış tercihli yol yeşil ışığından geçerek , otomobillere yanan kırmızı ışıkta geçmek ihlali nedeniyle durdurulduk. Ülkenin yasaları gereği cezamızı alıp , posta ofisine yatırmamız ve makbuzumuzu polis memurlarına verip tekrar aracımızı almamızı söylediklerinde başımızdan akmaya başlayan kaynar sular ayaklarımıza ulaşmadan kendilerini ikna çabalarımızı başlatmamız gerekiyordu. Şehir merkezine ulaşamadığımız için dolaşırken, cezalı duruma düşen kişiler olarak posta ofisi, bize Uzakdoğu da bir yermiş gibi ulaşılması imkansız gelmişti. Karadağ polisine, 20 euro cezamızı kendilerine ödeyerek bizim adımıza posta ofisine yatırmaları konusunda ki ikna çalışmalarımız, dürüstlük abidesi memurlara önce bir şey ifade etmemesine rağmen , sonraki 5 dk içerisinde bizi iyi yolculuklar dileyerek uğurladılar.

Podgorica , Karadağ’ın en büyük kenti.Uzun yıllar Osmanlıların hüküm sürdüğü bölgede yer almasına rağmen kısıtlı sayıda eser korunabilmesinin nedeni, ikinci dünya savaşı sırasında kentin 120 kez bombalanmış ve defalarca yerle bir olmasından kaynaklanıyor. Giderken görmek istediğim, ancak hava kararıp polisiye trafik macerasının uzaması nedeniyle programa alamadığımız Satkula yani saat kulesi tüm görkemiyle ayakta kalan başlıca Osmanlı eseri. Şehir merkezinde iyi bir restaurant ararken ulaştığımız bir çok farklı konseptin , bar, klup ve dünya mutfaklarının ayrı salonlarda verildiği bir yapının İtalyan bölümünde göz doymazlığımız üzerine önce fesleğen ağırlıklı soslu bir makarna ve sonrasında söylediğimiz pizzalarımız ile masamızda hareket edecek yer kalmadı. Böylece Karadağ da menülerin porsiyon boyutlarını iyi hesaplamak gerektiğini anlıyoruz. Hareket edemeyecek kadar yememize ,sadece gün boyu aç olmamızın sebep olduğu bahanesiyle kendimizi kandırarak istediğimiz hesap ,bizi inanılmaz şaşırtıyor. Bu porsiyonlardaki yemek ve içecekler için ödediğimiz rakam 20 eurolar civarında!. Memnuniyetimizi belli etmek için verdiğimiz bahşişin, personelin bizi ugurlamalarından anladığımız kadarıyla çok tatmin edici olduğunu düşünerek ayrılıyoruz bu lezzet durağından. Yediklerimizi eritmek amaçlı kısa bir turdan sonra başlangıçta günübirlik olmasını düşündüğümüz Karadağ seyahatini Podgorica’da bir gece geçirme kararıyla sabaha kadar uzatıyoruz. Sonrası mı? Kimbilir..yollardayız…

Beyaz geceler – St. Petersburg

Oyle bir şehir ki..

 

Şehirler vardır , insanları anlatır! İnsanlar vardır , yüzyıllarca bu şehirleri anlatır! Tarih bu şehirler üzerine yazılır. Epik destanlar bir fırsatını bulduğunda bu şehirlerin içerisinden geçerler, kuytu köşelerine yerleşirler. Sokakları , içlerinde sürmüş binlerce farklı hayatları , içlerinden geçen nehirleri , yaşanılan aşkları vardır bu şehirlerin.

 Kimi şehirler ise aidiyetini yaşadığı ülkelerin geleneklerini yansıtsa da sanki başka bir dünyayı anlatır kendisini ziyaret eden misafirlerine. Herhangi bir duygunun, bir cismin , bir konunun, bir sorunun büyüklüğünü , şiddetini anlatırken kullandığımız ancak aslında günümüzde bir o kadar da küçülen “dünya” nın kalabalık kitleleri farklı tanır bu şehirleri. Bir çok insan için Paris Fransa dan önce gelir mesela , ya da Londra, üzerinde güneş batmayan imparatorluk Britanya dan , belki bir film yüzünden Kazablanka Fas’dan daha öndedir her zaman. Ya da İstanbul öyle değil midir? Aynı hikayeleri , hayatları farklı yaşamış bir çok şehrin kaderidir bu. Tarihi yazan imparatorların, imparatorlukların, büyük devletlerin ve liderlerin kendi isimlerini vermek için yarıştıkları kentlerdir bunlar. Kimilerini tarih yazar, kimilerini kitaplar anlatır, kimilerini filmler dunar, kimilerini insanları anlatır. 1700 lü yıllar da kimilerine göre ( daha fazla bize göre ) deli olan , Rus Çarı Büyük PETRO’nun hayallerini ,yüksek ihtiras ve emirlerine dönüştürerek kurduğu St.Petersburg’u ise görenlerin anlatabileceğini düşünüyorum.

 

Büyük rus coğrafyasının kuzeybatısında , Baltık denizi kıyısında Neva nehrinin kıvrımlarını hissettiğiniz 40’dan fazla adacık üzerinde kurulu bir benzetmeye göre kuzey’in venedik’i ,dünyanın en güzel binalarının şehri , müzelerin kenti. İsminin paylaşılamadığı , yaşayan halkların en değer verdiği kişilerin ismiyle andıkları , yapımında dünyaya bir sanat harikası sunmak için coğrafyasının her köşesinden topladıkları 50000 e yakın zorunlu – gönüllü halk, zorunlu orduya alınan onbinlerce askerin çalıştırıldığı , şehrin inşaatı bitene kadar tüm ülkede yapılacak taş binaları yasaklayıp , tüm değerli taş ustalarının şehrin inşasına göndrilmesini organize edecek ve belki de “deli” yaftasını en çok hak ettiği dönemini yaşayan petro’nun kenti. Şehre verdiği havari Peter’in aziz ünvanıyla taçlandırarak çok uzun yıllara yayılan geçmişin gizemli , günümüzün romantik kenti St.Petersburg.

            Kentin tarihi boyunca kendisine verilen isimleri çeşitli nedenlerle değiştirilen Rusya’nın Avrupalı parçası , Avrupa ya açılan kapısı petesburg önce ismi alman kentlerini hatırlattığından kentin kurucu Petro’nun ismiyle PETROGRAD , sonrasında Ekim devriminin baş ismi Vladimir İliç LENİN’in ölümünden sadece 3 gün sonra LENİNGRAD ve sonrasında süren Sovyetler Birliğinin çökmesini takip eden yıllarda en orijinal hali olan rusca adı Sankt Petersburg’un geri verilmesiyle süren bir isim hikayesi var kuzeyin bu güzel incisinin.

            Ziyaretçilerine kendisini daha güzel göstermek için senede iki hafta boyunca gündüzlerini hiç bitirmez , ışık saçar her yere  ve 21 haziran da zirve seviyesine ulaşır. Beyaz geceler adıyla dünya insanlarına sunar kendini. Şehir bir başka yaşar kendi beyaz gecelerini. Orijinal halinin neredeyse 300 yıl boyunca savaşlara uğrayarak en ağır saldırılara maruz kalsa da ilk andaki halinin korunduğu , sanat ve kültürü kucaklar bu neredeyse hiç bitmeyen gecelerinde.

            Dostoyevski’nin romanlarının geçtiği,ruhunun sokakları arşınladığı st.petersburg’da dünyanın en güzel binalarını , müzelerin en görkemlilerinden ünlü1 milyondan fazla tablo ve toplam 3 milyon parçalık eseriyle bir ayda zor gezeceğiniz Hermitage’yi görmek, şehrin en yaşayan halinde , geniş meydanlarında ,sokaklarında ve kıyısında bağlı savaşın hatırasına bir anıt gibi duran avrora savaş gemisiyle gözgöze gelmek .St.petersburg’a bakmak.. çok kolay olmayan soğuğuyla baş etmek!.

            Şehirde dünyanın en güzel mutfaklarının ,en ulaşılamaz sanıldığı bu uzak gözüken ancak bir garip yakın şehrinde en özel örnekleri var. Eğlenmek için sadece istemenin yeterli olabileceği Petro’nun kentinde Pinquin, Griboedov,Pyany Soldat ve Che en trendy mekanlar.

            Oyle bir şehir ki burası yazarın dediği gibi belki hiçbir zaman uzun yıllar geçiremek istemeyeceğim , ancak devamlı gitmek isteyeceğim. Çelişkili duygular bırakan.aynı Petro’nun hisleri gibi.

 

Adriyatiğin yeni yıldızı – Dubrovnik

En eski Hırvat ürünü..

 

Uzakların çekiciliğinin verdiği her insanın içinde bir yerlerde saklanan gezgin olma ,kaçma , kopma duyguları her zaman için gerçek uzaklıkları istese de yanı başımızda duran güzellikleri kaçırmak istemeden çıkmak istedim yola…

Her zaman olduğu gibi zorlama programlar yapmadan , İstanbul’dan herhangi bir gecikme yaşamadan dubrovnik uçağında buluverdim kendimi. Kısa ancak havanın da açık olmasından dolayı google earth benzeri görüntülerle yaklaşıverdik Hırvatistan’ın yıllarca koruyup sakladığı bu yeni tatil gözdesine. Yugoslavya döneminin perdeleri indikten sonra adriyatiği sanki yeni bir buluşçasına , bir teleskop tan bakılan yıldızları göstermek isteyen bir bilim adamının duyduğu hazla sunuyorlar bu küçücük yeni yıldızı dünyaya.

Coğrafi konumun elverişsizliklerine aldırmadan küçücük bir şehrin altyapısına verdikleri önemle kurdukları havaalanına yaklaştığımızı belirten anons ile daha bir pencereye yaklaştım. Şehrin hemen biraz tepesindeki düzlüğe kurdukları alana, deniz tarafından inerken sanki kanatlarınız sıyırıyor küçük şehrin küçük yamaçlarını. Çok işlek olmayan ancak sanki sırada bekleyen onlarca uçak daha varmış çalışkanlığı ve ilgisi ile çalışan insanlar karşılıyorlar sizi. Bir Türk vatandaşı olarak bir Avrupa ülkesine girerken yaşayacağınız en büyük rahatlık ve kolaylıkla alıyorlar sizi pasaport kontrolünden yeni yıldıza .. dubrovnik’e.

 

Bizi konaklayacağımız otele götürecek olan transfer aracımıza binmeden başlayan hafif yağmur , temiz olan sokakları yıkıyor otelimize ulaşana kadar. Yaklaşık 30 dk.lık bir yolculukla rixos libertas oteline varıyoruz. Otelimize vardıktan sonra odaya yerleşmeden kendime verdiğim sözü yerine getirip , Adriyatik kıyılarını camın arkasından espresso mu yudumlayarak seyretme görevini gerçekleştirdim. Otelimiz servis , oda ve yiyecek / içecek kalitesi bakımından, bir türk işletmesi de olduğundan yabancılık çektirmeyecek düzeyde iyiydi.

Bununla beraber düşük sezonda ziyaret etmemizden dolayı tabii ki aktivite bakımından doyurucu değildi. Ancak casinolara meraklı misafirler için bu yorum geçerli değil , çünkü 24 saat hizmet veren büyük bir casinosu olduğunu belirtelim libertas’ın. Dubrovnik şehir merkezine ( Antalya yı bilenler için belirtmeliyim kale içi tarzında ama kesinlikle çok iyi korunmuş çok bakımlı ve çok büyüğü ) indiğinizde yaşadığınız değil , size yaşattıkları tarihi duyguyu kesen ne sokak satıcıları var nede daracık sokaklarına daldığınızda yüzlerce yıl süren zaman yolculuğunuza engel olacak görüntü kirlilikleri…

Dubrovnik sizi size bırakıyor. Tarihi hissetmeniz için , tadını almanız için. Labirenti andıran , kimi yerinde birkaç kişinin yan yana yürümesi imkansız sokaklarında kenarlara atılmış birkaç masa yorgunluğunuzu giderecek ikramlar sunuyor. Karşı sahilinde siluet halinde gözüken kara parçalarının etkisinde kalarak etrafa saçılan Akdeniz mutfağının güzelliklerini baskın olarak hissettiğiniz İtalyan lezzetleri, kokularını salıyor dörtbir yana. Dokunduğunuz heryerde ya tarih yada çok yakın geçmişte balkanların yaşadığı acının sessizce uyuduğunu görüyorsunuz. Ama her şeye rağmen eğlenen , lezzetli küçücük bir kente doyamıyorsunuz.

Avrupalı gezginlerin son dönem gözdelerine arasına girmek şımartmamış dubrovnik’i . Aksine dünyaya daha bir hevesle sunuyorlar Hırvatlar bu ürünlerini. O kadar anlatılacak malzeme toparlayabiliyorsunuz ki buralardan. Sabah kalktığınızda kaldığınız otelden biraz uzaklaşınca sanki evden ekmek almaya çıkarmışçasına yakın olan yepyeni bir ülke sınırı karşılıyor yanıbaşınızda sizi.. Karadağ..kimbilir belki de bir daha ki sefere anlatma imkanı bulurum