Gezginler

Yeni bir gün doğuyor Asya’nın bu küçük ada devletine. Türkiye ile aramızda yaklaşık olarak 6 saat saat farkı var. Yani daha bir önde yaşanıyor burada günler Avrupa’nın kapılarına göre. Yorucu geçen günün ardından kaldığım otelin kahvaltı salonunda birşeyler yemeğe çalışıyorum. Meyve ağırlıklı olmasına rağmen bilmediğim ürünlerden oluşan bir menüye sahip olan büfeden birşeyler yemeye çalışıyorum. Saati geç yapmadan belirlenen saat üzerinde yoğunlaşarak eşyalarımı ve tabii ki olmazsa olmaz fotoğraf makinemi topluyorum. Dün çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Yorgunluktan zayıflayan hafızamı tazelememe yardımcı oluyorlar. Dışarda güzel bir hava var gibi görünmesine rağmen , dünyanın bu tarafında havalara çok güven olmaması konusunda oldukça fazla yazı okuduğumdan , kafa olarak herşeye hazırlıklı olarak yola çıkıyorum.

Sentosa adası Singapur’un ziyaretçilerine sunduğu ve gayet güzel pazarladığı bir eğlence adası. İlgi çekici hale getirmek herşeyi yapmışlar. Otobüse atlayıp , adaya gitmek üzere hareket ediyoruz. Yolda sabahın erken saatleri ile başlayan hareketlilik göze çarpıyor. Heryerin düzeni , şehrin derli toplu hali dikkat çekici.

 

Singapur'da hayat başlıyor.

 

Sanki geceden binlerce insan şehri temizleyip , toparlayıp ,düzenlemişler görüntüsü hakim sokaklara. İmrendirici bir düzen içerisinde herşey. Şehirdeki düzeni korumak için yıllarca katı kurallar koyup , taviz vermeden uygulamışlar. Yasaklarla ilgili efsanelere sahip olan Singapur’da bir kaç sene öncesine göre sanırım artık gerek kalmadığını düşünerek , sakız satışı yasağını kaldırmışlar. Sigara içmek için belirli yerler belirleyip , sigara söndürme noktaları hazırlayıp bu yasağı da hafifletmişler. Birçok restaurant ve cafe sigara içilmesine olanak tanıyan köşeler hazırlamışlar. Ancak temizlik çok önemli olduğundan, yüksek olan ceza yaptırımları devam ediyor ve tavizsiz bu davranışlarının karşılığını da dünyanın en temiz ülkesinde yaşayarak aldıklarını düşünüyorum.

Sentosa adasına , tur düzenleyen araçlarla da gidebileceğiniz gibi , teleferikleri de kullanma şansınız var. Ancak tabii ki tercih edilmesi gereken ulaşımın teleferik olduğunu düşünüyorum. Adada birçok alternatif sunulan , belirtildiği üzere bir günün ( bence üç tam gün ayrılmalı ! ) bile az geleceği aktivitelerle dolu olduğunu hatırlatmam da fayda var. Bunun nedeni Sentosa’ya gitme kararı aldığınızda , aktivitelerle ilgili bir çok paket seçeneği karşınıza çıkıyor. Hepsini içeren paketler 120-130 Singapur doları gibi fiyatlar içeriyor. Adada ulaşım , alınan paket içerikleri ile renklerle belirlenmiş hatlarda , shuttle araçlarla yapılıyor. Biz önce bizi adaya götürecek teleferiğin hareket noktası olan tepeye ( burası Ön liman olarak anılıyor. ) varıyoruz.

 

Sentosa'ya gitmek için yağmur engel olmuyor.

 

Liman üzerinden geçen Teleferik hattı , liman da demirlemiş olan yolcu gemilerinin üzerinden yol alıyor.

Sanıyorum tepenin adı Faber. Teleferiklerin hareket noktasına geldiğimizde , turist kafilelerinin akın akın geldiğini görerek sırayı kaptırmadan hızlanmamız gerektiğine karar veriyoruz ve o anda dışarda başlayan yağmur bize küçük bir görüntü zenginliği sunmaya başlıyor.

Yağmur nedeniyle , rüzgardan da etkilenerek iyi resim almak için çok uğraşmıyoruz. Ne olur ne olmaz! :)

4-6 kişilik kabinlerden oluşan bu sevimli teleferiğe biniyoruz. Belirli bir fiyat farkıyla altı cam olan kabinlerin olduğunu da öğrenmeme rağmen , rastlamadım. Teleferiğin en yüksek noktası 96 metre olarak belirtilmiş. Liman üzerinden geçtiğiniz için , geçiş sırasında yolcu gemilerini , etkileyici çevre manzarasını izlemek gerçekten doyumsuz. Adaya vardıktan sonra , Singapur’un tarihinin anlatıldığı bir hareketli müzeye geliyoruz. “Images of Singapur “ isimli müzeye girdikten sonra bizleri bir ambar düzeni verilmiş bir yerde oturtuyorlar ve interaktif harika bir sunum gösterisi yapıyorlar.

"images of Singapur " balmumu heykeller arasında..

Daha sonra belirlenmiş kapıları takip ederek  ,adanın keşfinden , kuruluş tarihine kadar balmumu heykellerin katkılarıyla , mükemmel dekorlarda ses ve ışık destekli dakikalar yaşatıyorlar.

İyi bir anlatım , iyi bir çalışma..

Müzeden çeşitli görüntüler..

Herkes illa resim çektirmek için tutturunca biraz zaman harcadık.

Yemekler hazırlanmış müzede ama kalamadık..

Müzeden çıkıp bir soluklanıp araçlarımızla küçük bir ada turu sonrasında vardığımız nokta bir akvaryum. Dünyanın en büyük akvaryumu sıfatını 150 mt. olması ve içerisinde ki canlı çeşitliliği ile hakeden “ Under Water World “ .

Under water world..Onlarca deniz canlısının altında ...

Öylesine deniz altını bilmediğinize karar veriyorsunuz ki , bir daha denize girmekte bile zorlanabilirsiniz. Olağanüstü görüntüler var burada. Aynı bilet ile bir diğer taraf da bulunan park ve yunus gösterilerini izleyebilirsiniz.

Dünyanın en büyüğü de olsa temizlenmesi gerekiyor tabii ki..

Bu da balık aşağıda ki de!..

Ancak belirtmek isterim ki Türkiye ve başka ülkelerde ki gösterilerin yanında çok zayıf kalıyor.

Yunus gösterilerinin yapıldığı havuz da objektiflerimize poz veren trio..

Yönlendirme tabelalarında ki renkler doğrultusunda otobüs seferleri bulunuyor

Adada görülmesi gereken noktalardan biri de 37 metre uzunluğunda ki Merlion heykeli. Ayrıca açık havalarda Endonezya’dan , Malezya’ya her yerin izlenebildiğini iddia ettikleri 131 metre yüksekliğe yavaş yavaş çıkan “Tiger sky” isimli kule de yükseklik korkusu olmayanlar için harika bir seçenek. Ada da bulunan canlı yaşam bahçesi “Butterfly Park” Kelebek ve böceklerin onbinlerce çeşidini barındıran bir amazon ormanı. Ancak burayı zamansızlıktan ziyaret edemeden bulunduğum noktada ki tek tanıdık restaurant SUBWAY’de kendime göre bir sandviç yaptırıp , yemek süresince araçlarını beklettiğim turist kafilesi görünümlü sahte gezginlere katılmak zorunda kalarak adanın içerisinde yola devam ettik.

Sentosa içerisinde ulaşım otobüsler ile yapılıyor.

Adada aktivitelerin hepsini görme şansımız zaman kısıtlılığı nedeniyle olmadığından , korsan alanları , megazip , trapez , çeşitli parklar ve herşeyden önemlisi Universal Stüdyoları’na gidemedik. Belki başka bir sefere diyerek Bundan sonra ki durağımız olan “Songs of the Sea” gösterisini seyretmek üzere sahile gidiyoruz. Bu gösteriyi ve mekanı anlatmak gerçekten çok güç. Tek kelime ile bayıldım.

Ayrı bir video ekleyeceğimden , songs of sea gösterisinin kaya süsü verilmiş hoparlörlerini gösteriyorum burada. Arkada ki bungalowlar sahneyi oluşturuyor.

40 dakika civarında süren , su ışık, lazer ve ses ile büyüleyici bir görsellik sunan show , sona erdiğinde içiniz buruluyor , kursağınızda kalıyor. Hava karardığında kumların üzerinde oturup , deniz üzerinde yapılan kulübelerle oluşturulan dekoru , sahneyi ve diğer detayları izlemek harika bir tecrübe oluyor. Bir çırpıda anlatılsa da yorulduğumuzu hissederek ayrılıyoruz adanın içlerinden. Ada da kalmak için harika seçenekler mevcut. Universal , hard rock hotel bunlardan bazıları. Ancak biz adanın günübirlik ziyaretçileri ile birlikte merkeze , kaldığımız otele doğru yola koyuluyoruz.

Küçük kaşif Sentosa'da

 

Akşam yemeği için fazla şansımızı zorlamanın gereksiz olduğunu düşünerek , otelden yürüme uzaklığında olan nefis bir italyan restaurant’ında harika bir pizza , makarna gecesi yaptık.Sabah yola koyulmak için çok erken kalkmak zorunda olduğumuzdan , uyumak üzere geceye veda ettik . Geziler , yeni keşifler için ,bizleri bekleyen yollara çıkmak üzere..

Bir Asya ülkesi ziyaret edilecekse , bu coğrafya da yaşayan bizler için , yeme içme alışkanlıkları ve kültürel endişelerden dolayı ,yumuşak bir geçiş için başlanabilecek iyi bir seçim Singapur. Çeşitli uçuş alternatifleri olmasına rağmen , durumun gerekleri doğrultusunda benim seçtiğim İstanbul – Kiev – Bangkok – Singapur uçuşu rota olarak uzun olmasına rağmen olmasına rağmen gezginlere keyifli anlar yaşatabilecek bir tercih. İstanbul’dan Kiev’e yaklaşık 2 saatlik bir uçuş, sonrasında uçak değişikliği ve Bangkok için 10 saate varan bir uçuş ile Asya topraklarına varıyoruz.

suvarnabhumi havaalanı / Bangkok

Suvarnabhumi havalimanına indiğinizde hiç de Asya’da olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Olağanüstü düzenli , gelişmiş, kalabalık ve büyük bir havalimanı. Size Asya’da olduğunuzu hissettirecek en önemli kültür farklılığını Thai havalimanı görevlilerinin işlemleri sırasında sezmeye başlıyorsunuz.İki ellerini kavuşturup , başlarını öne eğerek teşekkür mahiyetinde ki hareketleri , güleryüzleri de eklenince sizi adeta ezmeye başlıyor. Teşekkürden çok minnetkar bir hava katan bu davranış şekli  daha ilk dakika da etkisi altına alıyor sizi. etrafı incelemek için çok vaktimiz yok zira Singapur’a gideceğimiz bağlantı uçağının saati çok yakın. Önce Tayland Kraliyet polisi arması taşıyan görevlilerce ülkeye giriş yapıyoruz. Pasaportlarımızı damgalatıp , vizeli seyahatin , bilinçaltımıza attığı 3.sınıf insan psikolojisinden sıyrılmak saniyeler alıyor. Tayland Türk vatandaşlarından vize istemediğnden kendine güvenli bir insan topluluğu olarak kapılardan geçiyoruz. Havalimanı içerisinde biraz yürüme , merdivenlerden tırmanma, c/in koşturmalarından sonra , yaklaşık 1 saat önce girdiğimiz bu ülkeden Singapur’a hareket etmek için çıkış yapıyoruz.

Air asia iyi bir seçim

Uçağımıza girdiğimizde gözüme çarpan , temiz ve yeni bir koku, sadelik , kırmızı siyah ve gri renkte döşenmiş deri koltuklar ile bembeyaz tasarım ışıklandırması oluyor. Uçağımız Airasia firmasına ait .

Air asia uçakları

Ara uçuş olması ve low cost olduğunu tahmin etmemden dolayı , beklentilerimin çok çok üzerinde bir görüntü beni hoşnut ediyor. Ne zaman ki koltuğuma gidiyorum , işte o zaman Asya insanının vücut ölçülerinden dolayı uçağın koltuk aralıklarının hiç de bana göre olmadığını görüyorum. Ama en azından uçak dolu değil ve rahatça oturma fırsatım oluyor. Uçuş yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Ancak biner binmez , sadece uçağın hareket ettiğini hatırlayacak görüntüleri hafızama alıp , Singapur semalarında uyanmak üzere uykuya dalıyorum. Hangi  dilde olduğunu bilmediğim anonsla uyanıyor ve anonsun devamın da ingilizce olarak tekrarıyla iniş emniyet uyarısı olduğunu anlıyorum. Penceremden baktığımda ki manzara gerçekten olağanüstü. Kış aylarının etkisinin hissedilmeye başladığıKasım ayında parlayan güneş , masmavi bir gökyüzü ile çevrede adacıkların , tekne ve gemilerin görüntülerini yemyeşil kara parçaları kesiyor. İnanın heyecan dolu ve etkileyici. Herzaman ki rutin işlemleri görüp , sırasıyla pasaport , bagaj işlemlerini halledip bir ülkeye da vizesiz girme onuruyla! şehire ( yoksa devlete mi desek??) ayak basıyoruz.

 

 

 

Singapur farklı bir ülke. Bir şehir devleti diyebiliriz. Malezya ve Endonezya’ya komşu . Malay denilen yarımadanın hemen güney ucunda. 50 ye yakın ada veya kayalığa sahip. Havaalanından şehir merkezine doğru giderken , gayet refah içinde bir görüntü veren ülkede yaşayan yaklaşık 4 milyon singapur’lunun iyi kesimlerinin oturduğunu tahmin ettiğim iyi görünümlü evler , siteler önünde uzanan güzel bir yoldan devam ederek yürüyüş yolları,yeşillikler ve spor alanlarının kenarlarından geçerek ilerledik. Sıcak ve nem kendini hissetiriyordu. Ekvatora olan 137 km lik uzaklık bu durumu açıklıyordu aslında. Konaklayacağımız otele gitmeden önce şehir girişini ikiye bölmüş görüntüsü veren nehirin denize açıldığı noktada bir mola verdik. Singapur’un ünlü gökdelenleri burada doyumsuz pozlar veriyor.

Singapur ve Gökdelenler

  Bir kahve molası verip starbucks dan aldığımız buzlu kahvelerimizle kenardaki banklarda bir nefes almak için oturmak iyi bir fikir gibi geldi o an. Fotograf düzeneklerime son şeklini vermek içinde iyi bir fırsattı.

starbucks iyi bir manzaraya sahip

Ülkeye giden herkesin fotoğraf albümünde olduğuna inandığım, şehrin / ülkenin simgesi ünlü “ Merlion “ heykelinin ismini verdiği Merlion parkında herşeyi hissetmeye başlıyorsunuz. Heykel kafası aslan , vücudu balık şeklinde olan ağzından su fışkırtan değişik çok da özelliği olmamasına rağmen marka haline gelmiş bir yapıt.

Ülkenin simgelerinden Merlion heykeli

Bu park ve meydanımsı merkezden , denizle birleşen nehri, gerçekten büyüleyici gökdelenleri , dünyaca ünlü 165 m. yüksekliğe ulaşan , 28 kabinli , yaklaşık 40 dakika süren bir macera sunan “ Singapur Flyer “ isimli dönmedolabı , denizden onlarca metre yükseklikte sonsuzluk havuzu ismi verilen 3 büyük gökdelenin üzerinde duran bir gemi görünümlü , muhteşem manzaralı bir havuza sahip “ Marina bay sands hotel “i , enteresan mimarisi ve içeriği ile “ artscience museum ”u , raffles meydanı , sidney’deki opera binasından esinlenerek yapıldığı söylentileri dolaşan “ Esplanade “ yi , Formula pist ve seyir teraslarını görebilir , resimleyebilir ve biraz da iç çekerek dolaşmaya devam edebilirsiniz. Yani en azından bende böyle başladım. İç çekmenizin sebebi , bu kadar küçük bir adada bir araya toplanmış saymakla bitmeyen özellikli yapıların hafiften kıskançlığı oluyor. Akşam üzeri yeniden gelmek üzere buradan ayrılıyoruz. Çünkü saat farkından ve uzun uçuştan dolayı gitgide zorlanacağımızı düşünmeye başlıyorum. Sıcak ve nemin hissettirdiği sıkıntıyı bu güzelliklerle atarak şehrin kendi hayatının yaşandığı yerlere doğru uzanmaya başlıyoruz.

singapur şehir

Eski ve modern bir arada

Singapur flyer , tribünler

Deniz ve nehir'in birleştiği yerden gökdelenlerin seyiri...

 

Merlion heykelinin resime katkısı

Marina bay hotel ve artscience müzesi

 

 

 

“ Little India “adı verilen yerleşime geldiğimizde , en dikkat çekici yapı “ Sri Srinavasa Perumal “ tapınağı gözümüze çarpıyor. Ziyarete açık , rengarenk işlenmiş etkileyici bir kutsal mekan. Ön tarafı renkli binalarla dolu , harika fotoğraf veren bir sokak .

 

Sokaklar böyle boş değil tabii ki . Bu anı yakalamak için bir süre beklemek zorunda kaldım.

 

 

Sri Srinavasa Perumal tapınağı

Hemen yanında bulunna çarşısı el işi ağırlıklı yerel ürünlerin satışlarının yapıldığı bir şark pazarı şeklinde. Ancak elişi giyecek , oyma v.s yanında  , bazı dükkanlar son model elektronik ürünleri vitrinlerine koymuşlar ve bütün buranın anlamının yokolmasına uğraşıyor gibiler.

China town

Dükkanlar geziliyor, pazarlıklar yapılıyor, yiyecek ürünlere ( birçoğu tanımadığımız şeyler olunca ) bakılıyor ve biraz soluklanıyoruz. Buraya kadar bir çırpıda gezdiğimiz yerlerin tadının çıkarılarak gezilmesi diye düşünüyorum. Ancak böyle bir planlama ile gelirseniz bu ülkeye ve benim bakış açıma sahipseniz en az 20 gün çıkmak zor olur. Bu nedenle daha otelimize yerleşmememize rağmen , bir çırpıda buraları gezmek ve en azında otelden sonra nerelere gideceğimizi planlamak adına iyi bir turlama oluyor. Rotada daha ünlü mağazaların dizildiği Orkide Caddesi “ Orchad Road “ üzerinden gideceğimiz 150 yıllık Botanik parkı ve “ National Orchid Garden “ var.

National orchid garden ve küçük kaşif irem

Fotoğraf meraklıları için dayanılmaz bir yer. Olağanüstü özenerek bakımlarının yapıldığı, belki de mücevherler gibi korunduğu hissi veriyor.

Bakmayın öyle sadece çiçeğe bakar gibi. Çok değerliler bunlar.

Orkide ülkenin en önemli sembollerinden biri durumunda ve yetiştirdikleri orkideleri, ticaret , sanat ve de mücevherat da kullanıyorlar.

Harika pozlar veriyorlar.

National Orchid Garden kapısı tabelası karşısında çevre düzenlemesi içerisinde , bir göletin ortasında yarımadacık şeklinde bir sahne bulunuyor.

parkın içerisindeki ortam inanılmaz huzur veriyor.

Burada çeşitli aktiviteler , klasik müzik dinletileri düzenleniyor. Şehrin sakinleri , aileleri ile yemyeşil , tertemiz çimenlerin üzerlerine serilip dinleniyorlar. Kalabalığın oluşturduğu herhangi bir olumsuz durum yaşanmıyor. Ne bir çöp dalgası kalıyor geride ne de kalabalığın olduğu bir uğultu duyuluyor ortamdan. Herkes birbirine, hayata ,yaşam sevgisine ve insana olan saygısıyla sürüyor günlerini burada. İmrenerek ayrılıyoruz bulunduğumuz yerden.

Zamanı iyi kullanabilmek adına konaklayacağımız “ Royal Queen “ oteline hemen yerleşip , yorgunluk atıcı duşumuzdan sonra valizlerimizden üzerimize rahatça bir şeyler geçirip hemen dışarı çıkıyoruz.

Konakladığımız otelimiz Royal Queens.

Otelimiz, ünlü Orchad yolunun aşağısında kalıyor  ( yani denize doğru olan kısımda ) . Yürüyerek caddeyi geziyoruz. Hava kararmaya başladığından ışıklandırılmış binalar gözönüne çıkmaya başlıyor.Gerçekten bu şehir ilk dakikadan beri beni çok etkiliyor. Akşamın çökmesi ile kalabalık artıyor sokaklarda. Yolların kenarları oturup çevreyi seyreden gençlerle , kaldırımların içleri ise cafe ve restaurantların dışarıda duran masa ve sandalyeleri ile dolu. Yollarda müzik yapan ama asla rahatsız etmeyen para toplama amaçlı sanatçılar var. Bir müzik grubunun önünde durup birazcık dansedip , çantalarına karşılığını bırakarak devam ediyoruz. Her yerde olduğu gibi aklımda yerel yemekler olduğundan, bildiğimiz tüm fast-food restaurantları geçiyoruz ve bulduğumuz bir  uzak doğunun tüm mutfaklarını sunan çeşitli büfelerin olduğu  ,geleneksel bir restaurant’a girerek incelemeye başlıyorum.

Baktım ki çeşitlerden ve mutfakların ülkelerinin yazılarını oluşturan alfabeden  pek birşey anlamıyorum, tek tek incelemeye koyuldum. Deniz ürünlerinin çekici görüntülerinden etkilenerek ,önce bir balık çorbası içmeye karar verdim. Tezgahta ki yaşlıca duran  ,el maharetlerini sergileyerek çekici olmaya çalışan, adamcağızın bana sorusu hangi balık ? şeklinde oldu !. Bir an durakladım ve en iyisinden, beyaz etli ve büyük bir balık olsun diye tarif ederek , bu coğrafya da yaşayan diğer balıklara karşı saygılı olmaya çalıştım.!. İstavrit , çinekop gibi balıkların akrabalarından oluşan ama onlara hiç benzemeyen türlerinden , bir dolu çeşitlilik karşısında kaderime boyun eğerek , seçilen balıktan yapılacak olan çorbamı beklemeye başladım. Tabii ki çorba hazır değildi. Adamcağız elindeki tencere türevi aleti ocağa koyduktan sonra ,eline aldığı herşeyi “ bundan da ister misin? ” şeklinde sorarak yemek yapımına beni de ortak etti. Gösterdiği bir çok şeyi anlamamama rağmen, evet  -  hayır gibi , iki seçeneği kullanarak görselliklerine göre cevaplar vermeye başladım. Çıkan kokular hoş olmaya başlamıştı ki , sıra balığın eklenmesine geldiğinde iyi bir tercih yaptığımı anladım. Hepsi eklendikten sonra pişmeye bırakıldı ve yaklaşık 10 dakika içerisinde balık çorbam koca bir kase içerisinde hazırdı. Bakalım içine neler koymuşum , şimdide tatma zamanı! diyerek masama doğru koyuldum. O da ne!!  tuz namına hiçbir şey yer almıyor. Tamamen tuzsuz olan bu çorba isimli karışımın tadını bile anlayamıyorum. Hemen bir tuz operasyonu yapmak için büfeye yönelerek ve daha da önemlisi , neden tuza ihtiyacım olduğu konusunda  onları ikna ederek ,  kaya tuzu şeklinde ki isteğime kavuştum. Tuzu çorbama eklerken , uzaktan ne kadar saçma bir şey yaptığım konusunda  ,hemfikir olarak gülen iki çekik gözlü mutfak çalışanı ile gözgöze gelmeden kaşığımı daldırdım çorbaya. Mmm nefis bir şey olmuş. Balık çorbası içinde pirinçten yapılma makarnalar , soyalar,bambular bilmediğim yeşillikler!. Çorbamı yudumladıktan sonra , yemek konusunda kendime güvenim geldiğinden bir kaç mutfak/büfeden daha birtakım şeyler ( en azından lezzetli ) tüketip , açlık hissimin giderilmesi memnuniyeti ile mutluluk hormonlarım tavana vuruyor. Geceyi bu kadar yorgunluk üzerine , yenilen güzel yemek ve starbucks’da içilen kahve ile bitiriyorum. Herkes eğlence mekanlarına hareket etmeye başlarken , geldiğim yol üzerinden çevirdiğim bir taksiyle doğru otele gidiyorum. Yarın SENTOSA adası ziyaret edileceğinden iyi bir uyku çekmem gerekiyor.

Tümüyle kendimi sıkıntıda hissettiğim bir dönemde , insanın göğsüne stres ve bunaltı dolu baskıların arttığı bir döneme denk geldi Zürih’e ulaşmak . İsviçre’nin olanca çekiciliği , doğal güzelliği yanında , babamın zürih’i , sokaklarını ,avrupa’nın ortasında ki en güzel göllerden birini yıllar boyu köşesinden bucağından anlatmasıyla oluşan , oraya , o şehre , hiç ait olmadığım ama yakın hissettiğim o yere olan içimdeki gezgininin hisleriyle yaptım tüm planlarımı avrupa’nın çatısına doğru.İklimsel soğukluğun içleri ısıttığı , sıcak sımsıcak yağlıboya tablo resimlerini hatırlatan görüntüleri görmek için mi ? yoksa yaz aylarında o soğuk ülkenin her yerden fışkıran yeşilliklerinin binlerce tonunu görmek için mi ? diye çok kez düşündüm. Evet İsviçre bir değil iki kez gezilmesi gereken , insana sanki iki ayrı ülke hissiyatı veren bir gezi adresiydi. Küçük yaşlarımı dolduran bir çizgi filmle hayatıma, hayalleri katmıştı. Koyunların peşinde koşan Peter’i , önceleri huysuzlukla yarışan ama sonra yeşilcam filmlerinin babacan baba, dede tiplemelerini anımsatan büyükbabası , st.bernard cinsi köpeği joseph’i ( sevimsiz karakterlerini yazmıyorum ) ile Alplerin rüyalarını katmadı mı ? belli bir dönemi yaşayan biz çocuklara!.. Bu iki karakterli yükseklerin ülkesine, öncelikle bana her zaman duyguları artıran etkileri olan, beyazlara bürünmüş, karlar altındaki halini görmek isteği ağır bastı.

Uzun süredir uzağında yaşadığım için öncelikle İstanbul’uma ulaşmak gerektiğinden , kısa bir uçuş sonrası geldiğim Anadolu yakasının uçuş noktası Sabiha GÖKÇEN havalimanında , iki saate yakın bir bekleyişten sonra Zürih uçağında yerimi aldım. Seçtiğim havayolu hakkında memnuniyetsizliklerimle ilgili yazacak çok şey olmasına rağmen , yazının içeriğine herhangi bir olumsuzluk düşürmek istemediğimden bahsetmemeyi tercih ediyorum. Normal hava şartlarında , ortalam üç saatlik bir uçuştan sonra Zürih havalimanına indim. İlk defa indiğim büyük havalimanlarını – hele ki yalnız seyahat ediyorsam – pek sevmem. Kendimi yabancı hissetme duygusu beliriverir birden. Ancak Zürih havalimanında , uçaktan indikten sonra çıkışa ilerlemek için geçtiğiniz birkaç kapı ve koridor sonrasında ,sizi karşılayan ,çıkışa götürecek olan mini metro hattının, o turistik etkili havası , vagon içindeki doğadan alınmış sesleri ve İsviçre yerel melodileri ile duvarlar da hızlı giderken gözü çalıştıran ve resimleri hareketli, bir film gibi gösteren çok basit ama çok etkili İsviçre reklamıyla anında sarıveriyor benliğinizi. Nazik ve güleryüzlü görevlilerin bulundugu pasaport kontrolünden sonra, havalimanında kazıklanma duygusunu hissetmeden ,Zürih gibi ekonominin küresel boyutta borusunun öttüğü bir şehirde, işlem gördüğü için inanılmaz kendimi iyi hissetiğim (!) Türk liralarımı gerçek değerinde bozdurup beni şehire çıkartacak kapının önüne geldim. Dışarıda yüzünün göstermekle göstermemek arasında ikilemler yaşayan bir güneş sızıntısının , beni ısıtamayacağını hissederek , beremi , eldivenlerimi kuşanıp , kabanımın boyun kısmını gizemli bir imaj için değil , içimde duran üşüme duygusunun katlanılabilir kısmını artırmak için dik duruma getirip kapıdan dışarı attım kendimi. Ağzımdan çıkan buharın , önümü görmek için dağılmasını bekledikten sonra, kapıda duran üst sınıf taksilerden birine bindim . Kalacağım oteli booking.com ile ayarladığımdan, gitmeden önce google map uygulaması olan streetviewer aracılığı ile sanki kalacağım otel ve civarında aylardır konaklama yapmış biri gibi hissediyordum kendimi. Gerçekten de teknolojik imkanların yarattığı kolaylıkların sayesinde beni hiç de şaşırtmayan bir yol güzergahı , sokak ve otel silüetinin önüne geldim.

Şehrin merkezinde , küçük , modern döşenmiş ,inanılmaz sade ancak bir o kadar sevimli otelime yerleştikten sonra hemen odadan dışarı attım kendimi. Ertesi gün yapacağım programın keşfine çıkmam gerekiyordu. Şehrin uzaklık kavramının, düşüncelerimle ölçüşen standartlarına bakmam gerekiyordu.

 

Avrupa’nın önemli şehirlerinin tren garları ünlüdür.Öncelikle çevre ve ulaşım hakkında bilgi almak ve bir turizm ofisi bulmak için en doğru adres olan merkez istasyonu bulmak için ,dondurucu soğuğa karşı aldığım önlemlerimi artırarak dışarı çıktım.Navigasyon cihazımı yürüyüş konumuna ayarlayarak, haritada pek de uzak gözükmeyen istasyona yürüyerek gitme kararı aldım. Biraz da göz ucuylada olsa tabelaları ve binaları kendime iz ve işaret belirleyerek, geri dönüşümü teknolojik imkanlar yanımda da olsa, şarj bitme gibi tehlike arzeden konulara karşı garantiye alıyordum. Beklediğim gibi kısa bir yürüyüşten sonra vardığım, gerçekten büyük ancak modernizmine rağmen bundan önceki yüzyıla ait olduğunu bağıran istasyon kalabalıklığı içinde buldum kendimi. Turizm ofisine yönelip, önce broşürleri inceleme maksadı ile ( asıl amacım içeride biraz olsun ısınabilmekti! ) oturma gruplarına yöneldim. Şehirde ve ülkede ulaşım ağının ne kadar yeterli ve düzenli olduğunun, toplu taşıma sistemlerinin, insana verdikleri önemini yansıtan broşürlerinde, aslında ülkenin tanıtımının ve karakteristik özelliklerinin ne denli başarılı yansıtıldığında tanık oldum. Saniyelerle ölçtükleri zamanlama konusundaki hassasiyetleri karşısında saygıyla eğilmemek elde değil. Gezilerimde, şehirleri keşfetmek için toplu taşıma araçlarını kullanmanın, gidilen yeri tanımanın en iyi yolu olduğuna inandığımdan bu hassasiyetlerini ölçmek için ,bunun iyi bir fırsat olduğunu düşündüm., Ülkede dakikalara varan bir toplu taşıma aracının gecikmesi karşısında oluşan krizlerin efsanevi anlatışları altında , birçok seçeneği bulunan onlarca müze ,tren ,metro,otobüs,feribot v.s için geçerli ve/veya gün sayısı alternatifli Zürih şehir kartı ile öncelikle ulaşım sorununu hallettim. Daha sonra şehrin, görülmesi gereken yerlerini gezmek amacıyla kendime bir program çıkardım.

Ana noktaları ile sabah erkenden zürih’in ünlü hayvanat bahçesine gidecektim. Sabah uyandığımda beni bir sürpriz karşılıyordu. Hiç rüzgar esmeden fındık büyüklüğünde kar taneleri düşüyordu gökten. Dondurucu soğuğu unutturdu birden bu güzel manzara. Almış olduğum şehir kartını kullanarak Zürih hayvanat bahçesine ulaştım. Konum ve hava dolayısıyla da iyice ıssızlaşan, yüksekliklerin simgesi şehrin bu yuksek noktasında kar yağışının sesi duyuluyor iyice kulak verirseniz. Şehir kartımın avantajını kullanarak girdiğim hayvanat bahçesi , sakinlerine hzurulu bir hayat sağlarken bakım yönünden iyi olduğunu belli ediyor. Hiçbir noktasını atlamadan gezmek isteyişimin asıl sebebi, bu sevimli (!) dostların kar yağışı altındaki yaşamlarından hafızama dakikalar aktarmak istememdi. Kar yağışının ve Havanın soğukluğunun bir çok anne – babanın çocuklarını, hatta bebek arabaları ile birlikte bu görüntüleri izlemek ve onları ziyaret etmekten alıkoymadığını görünce hayıflanıyorum. Ülkemizde en ufak olumsuz bir hava şartının insanların yaşamını nasıl felç ettiğini düşününce. Tesadüf eseri denk geldiğim penguenlerin öğlen gezisi seremonisi ise beni adeta büyüledi ve bu gezen sakin , ciddi , etrafı süzen ifadelerle dolu topluluğu saygı ve yüzümde o soğuğa rağmen gülümsemeyle selamlıyorum.

Penguenlerin peşinden ,olanca sessizliği ile hayvanat bahçesi görevlileri ve ziyaretçiler usul usul geziye eşlik ediyorlar. Vahşi hayvanlara da Türkiye’den selamlarımı sunup , soğuk nedeniyle hızlandırdığım gezimi, hayvanat bahçesi çıkışında yer alan hediyelik eşya dükkanında birkaç hatıra alıp noktalıyorum.

Hava kararmaya başladığında binmiş olduğum yerel ulaşım araçlarıyla tren garı yakınlarında indim. Etraf hava karamasına rağmen çok hareketli. Saate baktığımda,alıştığım havanın kararma saatlerinden daha erken olduğunu gördüm. İçinde bulunduğumuz mevsim gereği saat daha 16:00 olmasına rağmen aksam iyice çökmüş durumdaydı. Bizlerin yemek alışkanlıklarından farklı olarak işinden çıkıp evine giden kalabalık, yollar da ve super marketlerde kurulu hazır yemek standlarından akşam yemeklerini tedarik ediyorlardı. Kimi ayakta geçiştirirken kimi daha bir organize olmuş şekilde evine götürüp iyi bir sofra hazırlamak için yine de hazır yemekleri tercih ediyorlar. Avrupa ülkelerinin çogunda görebileceğiniz bu kültürel yemek etkisi, beni her gördüğümde şaşırtıyor.
Havanın soğukluğunun da etkisinde kalarak tren garının kalabalıklığı arasında yeniden turizm ofisine yönlendim. İçeri girince önce kemiklerime işlemiş soğuğun vücut ısımı normale gelmesini beklemek çok zaman almadı. Kenarda bulduğum koltuk benzeri eşyaya oturup hazır ,alınmayı bekleyen broşürleri incelemeye başladım. Aklımda gidilmesi gereken iki rota var. Bunlardan biri Alplerin zirvelerinden ,teleferiklerin yolcuğu zincirlediği bir düzene koyan, engelberg ,titlis ve oradaki icefly teleferiği ile kendi içinde dönen panoromik teleferik. Tabii ki her zamanki bir manzaraya bakıp espresso içmek keyfini pekiştireceğimiz “Alplere bakıp espresso içmek “ planımızı gereçekleştirmemiz için en iyi manzara seçeneği!. Kararımı verip broşürde yazanlarla ilgili detayları almak için güleryüzlü İsviçreli turizm ofisi çalışanının deskine gidip gereken bilgileri aldım.Tüm ayrıntıları alarak ,bahsettiğim rotaya ulaşabilmek için gerekli tur otobüsünün de bilet ve detaylarını alıp, iki gün sonra otobüs hareket noktasında buluşmak üzere otelime doğru ayrıldım. Havanın soğukluğu , aksamında etkisi ile iyice vurmaya başlıyor. Açıkta kalan son parçam yüzümü de, gözlerime kadar kapatıp yürümeye başladım. Havanın soğukluğu ve karanlıkta ki etkisi sanırım sadece beni etkiliyor. Zürihliler o kadar rahatlar ki!. Yol üzerinde burnuma gelen güzel kokular neticesinde hemen zürih gölüne açılan kanalın yanında ki alışveriş merkezi girişindeki restauranta girmek kaçınılmaz görünüyor. Yeni başlayan kar yağışı, ışıklandırılmış kanal boyunca harika bir görüntü sergiliyor. Damak zevkimin dışında olmasına rağmen , lezzeti tartışılmaz güzel bir yemekten sonra çok da uzak olmayan otelime ulaşmak sadece 10 dakika mı alıyor. Bir İngiliz pub’ı şeklinde dizayn edilmiş otelin resepsiyon dışında ki ikinci girişi olan barından içeri girip kiosk şeklindeki masalarında birinde cam kenarında yağan kar yağışını ve insanları izlemeye koyuluyorum. İçimi ısıtacak bir şeyler içerek ,seyredilecek ne çok şey var bu küçücük sokakta diye düşünüyorum kısa bir süre. Tabii ki içimdeki gezme dürtülerinin daha fazla rahatsızlık vermesine dayanamayarak ,2. kattaki odama çıkıp, üzerimi değiştirip soğuğu etkisiz kılacak bir şeyler giyip, başlıyorum tekrar yürümeye. Önce dükkanların dizildiği yol boyunca, tren garının tersinde gidiyorum. Çevrede daha çok göçmenlerin bulunduğu görülüyor. İnanılmaz bir kozmopolitlik yaşanıyor cadde boyunca. Sihlhallenstrasse de bulunan kaldığım hotel rothaus bu caddenin başında bulunuyor ve gerçekten lokasyon olarak heryere yakın bir konumda. Çevreyi biraz kolaçan ettikten sonra otele geri dönüp, günün yorgunluğunu atmak için odama çekildim.

Sabah uyanıp otelin içindeki salonda kahvaltımı ettikten sonra Zürih’in ünlü markalarla dolu alışveriş çılgınlığının yaşandığı en ünlü caddesine doğru yola çıktım. 14012010028-1 soğuk olmasına rağmen güneşli. Soğuğa rağmen sabah sporunu eksik etmeyen ,yürüyen-koşan ,Zürihlilerin geçtiği güzergah üzerinden önce bende güzel bir yürüyüş yaptım. Denizden 406 metre yükseklikte 88 km. alan kaplayan ve şehre ismini veren göl kıyısında oturup aldığım simit benzeri yiyecekleri ,göl kıyısında ki sessizliği , yaptıkları hareketlerin yarattığı su sesiyle bozan kuğularla paylaştım. Oylesine mutlular ki , gölün gerçek sahipleri gibiler. Bahnhofstrasse isimli zürih’in en ünlü alışveriş caddesine hayran kalmamak elde değil. Dünyaca ünlü markaların mağazaları , bankalar , saat galerileri , birbirinden hoş cafe ve restaurantların bulunduğu bu cadde Zürih gölü başında son buluyor.Eski şehir isimli tarihi bölümünde birçok hediyelik eşya dükkanı ile çevrenin mimarisi dikkat çekici. The Grossmünster – Zürih Katedrali şehrin simge yapılarından biri. Sekizinci yüzyıldan kalma katedral, Romanesk ve Gotik etkilerini barındırıyor. Kulelerinden sunduğu manzara hizmeti size olağanüstü bakışlar sunuyor. Kafka , Brecht , Lenin , Wilhelm Conrad Rontgen , Albert Einstein gibi tarihi kişiliklerin şu anda müzeye çevrilen evlerinin burada bulunması ise ayrı bir önemi olduğunu söylüyor size şehrin kuşları.
İsviçre’ye gelip birkaç şeyi tatmadan veya almadan olmaz. Zürih’te, her İsviçre şehrinde olduğu gibi çikolata kokuyor. Çeşitleri akılalmaz , tatları dayanılmaz. Özel üretiminden tutun , içerisinde aklınıza gelebilecek tüm tatlarla yapılmış çikolatalar mevcut. El emeği göz nuru özel yapılmış çikolataları her yerde bulmak mümkün. Bir diğer tat tabii ki peynir. Peynir dediğime bakmayın siz o tatlar peynir mühendisliğinin ve ustalığının , yörenin süt ürünlerine katkısıyla oluştuğu mükemmel lezzetler. Fondü, denenesi şekillerde sunumlarıyla gözkamaştırıyor. Elime alıp bir simit veya bisküvi gibi peynir yemekten alıkoyamadığım tek şehir burası. Seni sevmenin ana sebebinin, peynirler olduğunu belirtmem lazım sana Zürih! Saatlerini unuttuğumu sanmayın. Luzern de daha ayrıntılı bir saat araştırması yaptım. Şehir gerçekten pahalı. İsviçrenin en gözde şehri ve finans piyasasına hükmeden durumu da olsa,başkent değil. Ama insanların düzeni , disiplini , saygısı şehre öylesine yansımış ki , yeri geliyor saygıyla eğilmek ve selamlamak istiyorsunuz zürih’i ve sahiplerini. Biletimizi aldık , Luzern ve Engelberg’e doğru. Bir gezelim bakalım anlatacağım..hala yollardayız.

 

Düşünsenize; gözlerinizi birkaç saniyeliğine kapatıyorsunuz ve denizin üstünde yüzen lüks bir otelde hatta küçük bir şehir içinde, dünyanın en güzel denizlerine, en güzel kentlerine yolculuk ettiğinizi hayal ediyorsunuz. İşte gemi tatili en kısa bu şekilde özetlenebilir. Biz gemi yolculuğuna katılanlar, tatillerimizi koca bir dünyayı sığdırıp, unutulmaz anlar yaşadık. Bavul açma-kapama derdi olmadan her gün başka bir limanda uyandık. Üstelik büyüleyici bir atmosferde, her türlü konfor ve eğlence içinde dinlenirken yol alarak, eşsiz manzaraların tadını çıkarttık.

02 Şubat 2011 Akşamı ANTALYA-İSTANBUL–ROMA–MIAMI hattı seyahati  başladı. Antalya’dan 18:45 de Onur Air ile İstanbula uçup İstanbulda WOW otelde konakladık. 

03 Şubat sabahı de Atatürk Havalimanından Alitalia Havayollarının, AZ 703 N no.lu seferi ile saat 06.15’da Roma’ya hareket ettik. Yerel saat ile 07.55’de Fiumicano (FCO) Roma’ya varış. Burada yapılacak kısa bir aktarmanın ardından yine Alitalia Havayollarının, AZ 630 N no.lu seferi ile saat 09.10’de Miami’ye uçtuk.Yeri gelmişken söylemeliyim; Alitalia havayolları servisi bir felaketti. İstanbuldan itibaren yaklaşık 14 saat süren yolculukta sadece bir kez yemek servisi alabildik. Uçakta yiyecek bir şeyleri parayla bile satın alınabilecek imkan dahi bulamadık. Allahtan Antalyadan yola çıkarken yanıma almış olduğum yarım kilo fındık vardı. Nerdeyse tüm seyahatte onunla idare ettik.Burada özellikle belirmeliyim ki bu seyahate çıkmak isteyenlerin bilmesi gereken şeylerden bir tanesi de; Uçak yolculuğu esnasında her yolcunun uçağın bagajına vermek kaydıyla yanına 1 adet valiz alabilme hakkına sahiptir. (Bavul başına kilo sınırlaması kişi başı23 kgdir. ). Bunun yanı sıra güvenlik sebebiyle uçak içerisine alınması yasak olan eşyaların güncel halini seyahat şirketinden öğrenmeniz gerekir. 03 Şubatta ABD yerel saat ile 14.55’de Miami ye varıp Miami Hilton Airport otelimize yerleştık. Akşam Oteldeki Hertz araba kiralama firmasından kiraladığımız bir araçla 20 dakika uzaktaki şehir merkezine gezintiye çıktık. Aracımızda GPS vardı ve biz her yere gidebiliyorduk. Miami’nin eğlence bölgesi olan South Beach’e gidip bu bölgedeki barlarda geç saatlere kadar hem müzik dinleyip hem de içkilerimizi yudumladık. Gece geç saatte otelimize geri döndük. 

04 Şubat sabah tekrar Miami şehir merkezinin yolunu tuttuk. South Beach i gündüz gözü ile de görüp şehri kiralık aracımızla birlikte akşama kadar dolaştık. Koca bir güne Havalimanı yakınlarındaki Dolphin Mall isimli alışveriş merkezine ve Miamiye yaklaşık bir saat uzaktaki FORT LAUDERDALE de ki Sawgrass Mills isimli büyük alışveriş merkezini de sığdırdık.Sawgrass Mills derken bir parantez açalım; Miami’ye geldiğiniz zaman eğer alış veriş diyorsanız,birbirinden farklı mağazaların ve ürünlerin bulunduğu alışveriş merkezleri cazip fiyatlarıyla size bu imkanı da sunmaktadır. Amerika’nın en büyük outlet mağazalarından Sawgrass Mills burada. Belli markalarda, ki bunlara Tommy Hillfiger, Levi’s, Docker’s, bilimum spor markaları, Calvin Clein ve Diesel dahil, Amerika’da fiyatlar Türkiye’dekinin çok çok altında. O nedenle böyle alışveriş merkezleri Türkler açısından her zaman cazip olur. Biz bunu bizzat denedik. Akşam çok geç saatte tekrar Miami’de ki otelimize geri döndük. Bu arada şunu unutmadan söyleyeyim; Gün içinde bir ara Şehir turu yapan bir tramway a binip yaklaşık 1,5 saatlik bir gezi yapıyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki, Miami’ de ücretsiz olan ender şeylerden biriymiş. Miami’ye giderken oldukça detaylı bir çalışma yaptım ve bunu bir kitapçık haline getirdim. Uçağa bindiğimiz andan itibaren ailem ve gezide beraber olacağımız arkadaşlarımız, Miami ile ilgili ne, nerede ve nasıl sorularını bu kitapçığı okurken öğrendi. Gerçi ben Kitapçığı hazırlarken her şeyi ezberlemiştim. Yeri gelmişken hem gezip gördüklerimizden ve hem de bu kitapçıktan yararlanarak Miamiden kısaca bahsedelim.Miami, Florida eyaletinin ikinci büyük şehri, Amerika’nın 45. büyük kenti olan Miami, Florida Everglades ile Biscayne Bay arasında bulunmaktadır. Miami, 28 Temmuz 1896 yılında resmen bir şehir olarak kurulmuştur. Miami, Amerika’nın diğer şehirlerinin klasik yapısına oranla daha farklı görüntülere ve kültüre sahip tri-ethnic bir şehirdir. Halkın çoğunluğu Hispanik olarak adlandırılan Kübalılardan, Haitililer ve Karaiplilerden oluşmaktadır. Şehirde konuşulan ağırlıklı ikinci dil İspanyolca’dır. Miami nehri etrafında kurulmuş olan şehir, mükemmel kumsalları, 24 saat gece hayatı ve dünyaca ünlü gemi seyahatlerinin (cruise) merkezi olması gibi özelliklerden dolayı Amerikalılar tarafından Magic City (Sihirli Şehir) olarak isimlendirilmiştir. Kısaca Miami, farklı kültürlerle kaynaşmak, çılgın gece hayatı, beyaz kumsallar, alışveriş, tarihi yerler, mükemmel gün batımı manzaraları ve tüm yıl boyu güneş isteyenler için ideal bir yerdir. Miami’de tropikal bir iklim hakimdir. Yazları sıcak ve nemli, kışları ise ılık geçmektedir. Miami genelde sıcak olan tropikal iklimin etkisi nedeniyle özellikle Haziran ve Eylül ayları arasında bol bol yağmur yağmaktadır. Haziran-Ağustos arası ayları kasırga veya fırtına sezonudur. Kış aylarında sıcaklık 15 – 24 derece, yaz aylarında ise 24 – 35 derece arasında seyretmektedir. Gezmek için gelenlere tavsiyemiz Ocak – Mayıs aylarında gelmeleri. Yaz aylarını tercih ederseniz hem bunaltıcı sıcaklar hem de ikindin yağmurlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz.  Değişik mutfakların yemeklerini tatmak isteyenler için Miami’de her ülkenin mutfağına özgü yemeklerin sunulduğu çok sayıda restoran bulunmaktadır. Bu arada Miami’de de Hard Rock Café’ye gidip bulabildiğiniz her fırsatta kalamar yeyebilirsiniz. Buranın kalamarı güzeldir.Miami çok turistik bir bölge olduğu için şehirde her bütçeye uygun çok sayıda otel bulunmaktadır. Greater Miami ve Miami Beach bölgesindeki oteller aileler için idealdir. Coral Gables bölgesindeki oteller genelde Avrupa stilini yansıtan otellerdir. Key Biscayne bölgesi ise lüks otelleri ve eşsiz okyanus manzarasıyla rağbet gören bir bölgedir.Miami sene boyunca ılıman ve kış mevsimini hemen hemen yaz gibi geçiren bir şehir olduğundan dolayı, yanınızda devamlı yazlık kıyafetler ve serin akşamlara karşı da hafif hırkalar yanınızda bulundurmanız önerilir. Yaz aylarında yağmurlara ve tropikal hava koşullarına karşı, yağmura dayanıklı kıyafetler ve şemsiye bulundurmanız tavsiye olunur. Miami’de ulaşımı sağlamanın en iyi yolu araba edinmektir. Miami’de toplu taşıma sistemi olarak Metrobus, Metromover ve Metrorail sistemleri mevcuttur.Miami turistik şehir olması vesilesi ile gezilecek o kadar yeri var ki buraları gezmek için en az 3-4 güne ihtiyacınız vardır. Bizim o kadar zamanımız yoktu ve biz çok kısa turlarla buraları 2 günde gezmeye çalıştık. Detaylı olmamakla beraber kısa  turlar halinde gezdiğimiz yerlere Miaminin batısında bulunan havaalanı yakınlarındaki otelimizden başlayıp ilk olarak Miami’nin doğusunda Biscayne Körfezine gittik, Sonra güneyinde Carol Gables bölgesine doğru inip oradan bir U dönüşü yaparak kuzeyinde ise küçük kasabaları dolaştık. Kısaca şehrin en popüler yerleri olan Little Havana, Little Haiti, Coconut Grove, Key Biscayne ve Miami Beach bölgelerini kiralık aracımızla birlikte dolaştık. Miaminin merkezi sayılan Dowtown da sokaklarda yürüdük  Zaman o kadar hızlı aktıki öğle yemeğini ancak Miami saatiyle 17 civarında South Beach sahilinde bulunan ve bizim Marmaris-Bodrum gibi yerleri andıran restaurantlardan birinde yiyebildik. Burada ki restaurantlarda ki sistem o kadar tanıdık geliyor ki kendimizi bir ara Türkiye’de hissettik. Kaldırıma kadar uzanmış masalar ve sizi kendi restaurant’ına davet eden garsonlar, Türkiye deki turistik yerleri aratmayacak kadar pahalı yemekler ( Birer adet yemek ve içecekler 4 kişi 100 USD ödedik) görüyorsunuz. 

05 Şubat sabahı erkenden kalkıp Miamide ki otelimizden ayrılıp Fort Lauraderdale ye doğru yola koyulduk. Fort Lauderdale sahip olduğu sahip olduğu canlı sahili, kilometrelerce uzunluktaki plajları , alışveriş merkezleri ve unutulmaz gece yaşamı ile canlı bir şehir.Fort Lauderdale, Floridanın eyaletinin tropik manzara eşliğinde New River kıyısında yürüyüş yaptık. Florida’nın en güzel yolu olarak adlandırılan Riverwalk üzerinde çeşitli restoranları, müzeleri, dükkan ve butikleri gezdik.Yürümekten hoşlanmıyorsanız Amerika’nın Venedik’i de denilen kanallarda eski tip nehir gemileri ile dolaşabilirsiniz. İçinde barındırdığı (480 km.lik gezilebilir olduğunu öğrendik) su yolu sayesinde Amerika’nın Venedik’i olarak ün yapmıştır ve gerçekten Florida’nın Gold Coast Sahili’nin en değerli parçasıdır. Bir su taksisi ile de ve Ft.Lauderdale’in muhteşem kumsalları ve yerel güzelliklerini keşfetme imkanınız olabilir.Ayrıca uzun kumsalları ve su kanallarının yanısıra tropikal sualtı yaşamını ve mercanları görmek isteyenler için Fort Lauderdale’de şnorkel ile yüzme ve dalış imkanları olduğunu da öğrendik.Ama bizim bütün bunları detayları ile gezebilecek zamanımız yoktu. Çünkü en geç saat 16 da dünyanın en büyük gemisinde olmamız gerekiyordu. Ve biz Fort Laudrdele deki Hertz araba kiralama ofisine gidip aracımızı teslim etmemiz gerekiyordu. Limana 5 dakika uzakta bulunan bu merkeze ulaştığımızda saat 15 olmuştu. Hızlı bir şekilde teslim işlemini yapıp limana doğru yola koyulduk. Artık önümüzdeki bir-iki saat içinde gemi turumuz başlayacaktı. 

01.Gün MIAMI – FORT LAUDERDALE (GEMİ): 05 Şubat günü öğleden sonra saat 15:30 da Hertz araba kiralama servisiyle Fort Lauderdale Limanına transfer olduk. Geminin kalkış saatlerine kesinlikle riayet edilmesi gerektiği ile ilgili önceden uyarılmıştık. Limanlarda gemimizin kalkış saatinden en geç 30 dakika önce gemiye giriş yapmamız gerekiyor.  Aksi takdirde kapılar kapanıyor ve gemiye giriş yapma şansınız kalmıyor.Limanın Gümrük girişinde bizi bekleyen görevliler (Belboylar) karşıladı. Bizde önceden bildiğimiz kabin numaralarını görevlilere söyledik. Görevliler her kat için farklı olan renklerde valiz etiketlerini bizim valizlere yapıştırdılar. Daha sonra bizim kabin numaralarını bu etiketlerin üzerine yazıp valizleri teslim aldılar. Bu işlemler valizlerinizin kabinlerimize doğru bir şekilde gelmesi açısından önemliydi.Hem tatili satın aldığımızda ve hem de Gümrükte valizlerimizi teslim ederken en geç akşam 22 ye kadar odalarımıza ulaştırılacağı söylenmişti. Bu nedenle gemiye bineceğimiz ilk gün için acil ihtiyaç olan eşyaları sırt çantalarımızda koyup yanımıza almıştık. Pasaport ve check- in işlemleri için Gümrük binasının içinde ki ön kabul bölümüne giderek sıraya girdik.Türkiye den geldiğimizi gören yaşlıca kadın görevli bana ‘one minute’ espirisi yaparak Türkiye de ki referandum ile ilgili bir-iki soru sordu. Hoş sohbet bir şekilde işlemlerimiz bitti. Şimdi sıra heyecanla gemiden içeri adımımızı atmaya kaldı.Kabul bölünün arkasına geçerek yürüyen bir merdivenle direkt geminin 5. katında ki Mağazalar ve publar ile çevrili Royal Promnade caddesi çıktık. Burada bizi gemi personeli kokteyllerle karşıladı. Resepsiyonun da bulunduğu bu alandan asansörler yardımıyla odalarımıza çıkabiliyoruz. Gemide her şey mükemmel derecede düzenli yapılıyordu. Tüm personel oldukça yardımsever bir şekilde bize yol gösterdi.

Ve nihayet geniş balkonlu odamıza yerleştik. Geminin 14. katının ön kısmında bulunan odamızda yeni bir tatile başlayacaktık. Odamız tıpkı geminin diğer bölümleri gibi oldukça konforluydu. 21 yıldır Turizmde çalışan bir yönetici olarak işim gereği her zaman çok iyi oteller görmüş olmam sebebiyle kolayca otel beğenmem. Ancak daha içine adım atar atmaz burasının çok iyi dizayn edilmiş ve su üstünde yüzen De Luxe beş yıldızlı bir otel konforunda olduğunu gördüm.Gemiye check-in esnasında istisnasız her yolcunun oda (kabin) anahtarları alınırken gemi resepsiyonuna kredi kartını ibraz etmesi veya nakit depozit yatırması gerektiği bize seyahati satın aldığımız firma yetkilisi tarafından söylenmişti. Ancak bizden herhangi bir depozito alınmadı. Sanırım bu uygulama gemiden gemiye fark ediyor. 

Saat 17.00’de Dünya’nın en büyük gemisi olan Oasis of the Seas ile Miami- Fort Lauderdale’ye veda ederek Karayiplere doğru hareket ettik. Muhteşem bir kalkışta tüm geminin yolcuları güvertedeydi. Limandan çıkışında kıyılarda bulunan ünlülerinde oturduğu Villaların bahçelerinden, büyük Apartmanların balkonlarına kadar çıkmış insanlar bizleri el sallayarak uğurladı. El sallayanların hiçbir kıskançlık yaşamadan bizimle birlikte aynı heyecanı duymaları bizim içinde harika bir duyguydu. Bir süre güvertede bir şeyler içtikten sonra biraz dinlenmek için odalarımıza geçtik.Bir süre sonra İngilizce anonslar yapılmaya başlandı ve acil durum eğitimi için chek-in sırasında bize verilen numaralı toplantı salonlarına indik. Saat 17:45 gibi tüm gemi yolcuları görevlilerce 3.,4.ve 5. katlardaki büyük salonlara davet edilerek olası acil durumlar için neler yapılması gerektiği ile ilgili sözlü ve görüntülü 30 dakikalık bir eğitim verildi. Bu eğitim Almanca, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Çince verildi.Gemi seyahati esnasında akşam yemek alacağımız restoran ve masalar daha önceden belirlenmiş ve isimlere göre numaralandırılmış olduğunu seyahate çıkmadan önce öğrenmiştik. Dolayısıyla gemide alınacak ilk öğün yemekten son öğün yemeğe kadar daha önceden belirlenen yerlerde oturacaktık. Eğer istersek ana restaurant yerine geminin başka restoranlarında da yemek alma hakkına sahip olduğumuzu biliyorduk. Bütün bunları bildiğimiz halde iki aile ayrı masalara düştüğümüzden aynı masada yeme isteğimizle ilgili sorunumuz vardı. Bu nedenle bizim grubun yemeği saat 20 de başlayacak olmasına rağmen biz önceden 5. kattaki Resepsiyona geçtik. Resepsiyondan aldığımız bilgiye göre bu iş için Restaurant işletme müdürü ile görüşmemiz gerekiyordu. Tam yemek salonuna doğru giderken ileriden tam bir Türk yürüyüşü ile dolaşan bir kişinin geldiğini gördük. Arkadaşlarıma bu ‘Türk’ dedim. Gelen kişi bizi İngilizce selamladı. Bende Türkçe cevap verdim. Bu gemide birkaç Türk’le karşılaşmanın birazcık şaşkınlığıyla birlikte bizimle kısa bir sohbet edip hatırımızı sordu. Kendine restaurant müdürünü aradığımızı ve oturacağımız masa ile ilgili sorunumuzu anlattık. Kendisi de halledeceğini söyledi ve bizi odamıza gönderdi. Yarım saat sonra beni odadan arayıp masa numaramızı söyledi ve ihtiyacımız halinde kendisine ulaşabileceğimiz numarayı bıraktı.İlk akşam yemeğimizi yemek üzere tam saat 20 de 4. kattaki bize ait ana restauranta girdik. Kapıdaki garsonlar bize numarasını söylediğimiz masaya kadar eşlik ettiler. Bizi masada Garsonumuz karşıladı ve kendini tanıttı. Şu anda adını hatırlayamayacağım Tayvanlı biriydi. Tüm gemi tatilimiz boyunca bu masada yiyeceğimiz yemekte bu kişi bize hizmet edecekti. Komimiz de gene Dominik Cumhuriyeti vatandaşı güler yüzlü esmer bir gençti. Saat 20 den itibaren 21’e kadar yemeğimizi yedik. Yemekler bizim damak tadımıza pekte hitap etmediği için grubumuzun bayanları genelde tanıdık yemekleri sipariş ettiler. Biz erkekler ise daha çok farklı yemekleri tatmayı tercih ettik. Bu salonda yemek yediğimiz sürece bu hep böyle devam etti.  Yemekler eğer değişik tatları tercih ediyorsanız iyi diyebilirim. Servis müthiş bir disiplin içinde ve hızlı yapılıyor. Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla Dominikli baş aşçı ve değişik ülkelerden olan birçok yardımcı aşçı mutfakta müthiş bir hızla yemekleri yapıyordu.  Yemek sırasında Hintli restaurant şefi tek tek tüm masaları dolaşarak ve tabii bizim masaya da gelerek tüm müşterilerin hatırını ve bir ihtiyaç ya da şikâyet olup olmadığını sordu.Sonradan Türk garsonlardan öğrendiğim kadarıyla müşteri memnuniyetine çok önem verildiğini ve müşteri anketlerinde servisin şikayet alması durumunda firma yönetiminden çok baskılar yapıldığıydı. Sırf bu baskıya dayanamayıp ayrılan birçok Türk garsondan bahsetmişlerdi.Bu arada bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Aslında biz Türkler çok evrensel bir milletiz. Yine bir sohbet sırasında bizim masaya bakan Tayvanlı garsonun kız kardeşinin bir Türk’le evli olduğunu ve Bursa da yaşadığını öğrendik.Gemide ki ilk akşam yemeğini aldıktan sonra valizlerin gelip gelmediğini kontrol etmek için odamıza geri döndük. Odaya geldiğimizde kapının önünde bize ait valizin sadece birisi vardı. Ayrıca kapıya da bir not asılmıştı. Bu notta 3. katta ki Gümrük kayıt odasına gitmem gerektiği yazıyordu. İstanbul’dan uçağa binerken yol arkadaşımız çiftin valizleri ağır gelince bir kısın eşyalarını hafif olan bizim valizlere yerleştirmiştik. Onların küçük seyahat ütüsü benim valizdeydi ve beni bu nedenle Gümrük bölümüne çağırmışlardı. Burada ütüye el koyduklarını söyleyip elime bir makbuz tutuşturdular ve valizi taşıması için bir görevliyle birlikte bana teslim ettiler. Burada ve her çıktığımız kara parçası dönüşünde öğrendik ki yanımızda getirdiğimiz çantalara veya valizlerimize içki, ütü, kesici alet v.s koymayacağız. Bunları gemiye sokmak kesinlikle yasak olduğundan gümrük yönetimi bunlara bir makbuz karşılığı el koyuyor ve gemi seyahati sonunda geri alıyorsunuz.Valizleri dolaplara yerleştirdikten sonra gemiyi keşfe çıkmaya karar verdik. Geç saatlere kadar her tarafı gezip öğrenmeye çalıştık. Bu arada keşif sırasında rastladığımız gemideki barlarda müzik dinledik. Sonraki akşamlar için dünyaca ünlü grupların şovlarını izleyebilmek için rezervasyonlar yaptırdık. Geç saatte kumarhaneye giderek oradaki havayı yoklamaya karar verdik. Bir süre gezindikten sonra burada kalıp şansımızı deneyebilirdik ancak öylesine yorgunduk ki ayakta duracak halimiz kalmamıştı. Ve yatma zamanının geldiğine karar verdik.İlk günün sonunda Oasis of the Seas gemisinin Casino haricinde hiç bir yerinde nakit para geçmediğini gördük. Bize verilen oda kartları hem odanın kapısını açmaya yarıyor ve aynı zamanda kredi kartı niteliği taşıyordu. Geminin içindeki her türlü mağaza ve restaurantlar dan yaptığımız her harcama için bu manyetik kartları kullandık. İşin güzel taraflarından biride gün içinde yaptığımız tüm harcamalarımızı odalarınızdaki televizyonlardan görebiliyorduk. Böylece extra harcamalarımızı kontrol altına alma fırsatımızda vardı. Gerçi extra yiyecek içecek fiyatları oldukça makul fiyatlardaydı. Tek pahalı olan şey ise biz Türklerin en çok kullandığı içecek olan suydu.  Zaten gemide bizden başka Türk yolcuda yoktu. Ağırlıkta Amerikalı,Kanadalı, İspanyolca konuşan ülke vatandaşları ve yaklaşık beş yüz kişi  civarında Çinli ailelerin bulunduğu gruplar vardı.Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki Miami havalimanına indiğimiz andan itibaren Amerikalılardan sürekli yardım gördük. İlk defa Amerikaya seyahat edenler olarak düşündüğümüzün aksine bizim her sorumuza daha Pasaport memurlarından itibaren gerek taksilerde olsun, gerekse diğer aşamalar olan araç kiralama servisinden otel görevlilerine kadar herkes tarafından büyük bir yardım severlikle cevaplar verildi. Üstelik hiç birimizin İngilizcesi de öyle üst düzey olmamasına rağmen bizlere büyük bir sabırla yardım edildi. Sanırım Miami halkı yabancılara o kadar alışkın ki bütün bunların sebebi bundan olsa gerek dedik.

02.Gün DENİZDE : 06 Şubat Sabahı kalkıp 16.katta ki restaurant’ta açık büfe kahvaltıya çıktık. Gemide bir çok yerde kahvaltı yapma olanağınız var. Tamamen tesadüf ederi bizi bir Türk garson karşıladı Bu gemide çalışan yaklaşık 20 kişinin Türk olduğundan bahsetti. Restauarant Müdürünün de Türk olduğunu söyledi. Yani akşam karşılaştığımız kişi geminin Kaptanıyla birlikte gemimin en üst yetkilisiymiş.Tüm gün boyunca gemi ile denizde yol alarak geçirdik. Bir süre havuzların bulunduğu teraslarda güneşlendik. Hem güneşlenip hemde gemiyi su üstünde yol alırken izlemek güzel bir keyifti. Bir ara geminin günlük spor programlarına katıldım. Havuz başındaki yolcuların katılımıyla oynana oyunları seyrettik. Sürekli seyir halinde olan bir gemide rüzgarında etkisiyle bronzlaşma sürecine giren vücudumuzda kızarıklıklar oluştu. Allahtan güneş kremlerimizi kullanmışız.Akşam üzeri geminin 16. katında bulunan ve gemiden deniz üzerine doğru uzatılarak yapılmış olan jakuziye girerek güneşin batışını seyrettik. Bu jakuzideyken kendinizi havada asılı bir havuzun içinde hissediyorsunuz. Kenarındaki camekandan denizi seyrederken bir taraftan da tazyikli suyla rahatlamaya çalışıyorsunuz. Tabii ki yükseklik korkunuz varsa burada olmayı kesinlikle istemezsiniz. Kısaca bu günün sonunda bolca aktivite ile hoşça vakit geçirdik.Akşam yemeğinden önce ben geminin 5. katında ki yürüyüş-koşu pistinde yaklaşık 45 dakikalık bir spor yaptım. Bu pist yaklaşık600 metrecivarında ve geminin etrafını dönerek yapılmış bir alan. Aynı zamanda da acil durumlarda kullanılacak olan büyük boy yolcu taşıma sandallarının bulunduğu bölgedir.Bu akşam canımız Pizza yemek istediğinden Royal Promnade caddesi deki İtalyan Pizzacısında yemeğimizi yedik. Sonra Boardwalk meydanındaki Atlı karıncaya bindik ve orada ki dükkanları gezdik. Boardwalk meydanının sonunda ve aynı zamanda geminin de en arkasında bulunan Aqua Tiyatro alanı bulunuyordu. Saat 21’e doğru gelirken biz birazdan başlayacak olan Aqua Tiyatrosuna gidip yerlerimize oturduk. Yaklaşık 1,5 saat süren muhteşem bir tiyatro gösterisi yapıldı. Eski Dünya ve Olimpiyat şampiyonlarının da bulunduğu yüzme ekibi bize danslarla süslü bir auqa show sundular. Aqua Tiyatro alanında bilgisayarın yönlendirmesi ile milimetrik hareketlerle açılınca havuza dönüşen kapanınca da tiyatro sahnesine dönüşen harika bir platform mevcuttu. Burada 20 kişinin üzerinde ki bir gösteri ekibi sahnede ki değişik dansların yanı sıra 4-5 katlı kulelerden havuzlara atlayıp havuz içinde ki gösterilere varıncaya kadar muhteşem bir gösteri sundular. Bir günün sonunda odalarımızın yolunu tutarken inanılmaz derecede güzel show’un hala etkisindeydik.Odaya geldiğimizde klasik analık içgüdüsüyle eşim çocukları özlediğini söyledi ve onlarında bizimle olması gerektiğinden bahsetti. Biz bu seyahate karar verdiğimizde bizi nelerin karşılayacağını bilmediğimizden çocukları Kaynanama bırakıp seyahate çıkmıştık. Bugün yaşadıklarımızdan sonra ve hatta bu gemiyi keşfettikten sonra oldukça hayıflandık. 11 yaşında ki kızımız Şira Derin ile 8 yaşındaki oğlumuz Efehan’da burada olmalıydı. Çünkü bu gemi yetişkinler için olduğu kadar çocuklara da hitap ediyordu. Bu seyahat aslında çocuklar içinde inanılmaz bir deneyim olacaktı. Ancak son pişmanlık fayda etmiyor.Seyahate çıkmadan önce gemi ile ilgili oldukça araştırmalar yapmıştım. Bugün hem eğlenme, hem güneşlenme ve hem de bu kocaman gemiyi keşfetme günüydü. Bu nedenle rahatça bütün bunları yapacak zamanımız vardı. İşte tam burada bugün yaptığım keşiflerle daha önce okuduklarımı birleştirerek size gemi ile ilgili biraz bilgiler vermek isterim.OASIS OF THE SEAS, dünyanın en büyük ve en çok yenilik içeren gemisi sıfatlarıyla 220.000 gross tonluk dev bir gemi olarak 2009 Kasım ayında suya indirilmiştir.5 Yıldız bir otelde bulunması gerekenlerden çok daha fazlası olan bu gemide, 18 Güvertede aktivite, çeşitli bar ve lounge’lar ile eğlence imkanı sunarken Tavandan tabana cam kaplı iki katlı suitlerden tutunda Deniz manzaralı, Central Park ve hatta Boardwalk meydanı gibi çeşitli manzaralı balkonlu kabinlere kadar farklı oda tipleriyle değişik konaklama seçenekleri mevcuttur.5.katta mağazalar ve publar ile çevrili Royal Promnade caddesi ve bu caddenin ortasında Rising Tide adlı bir de asansör Bar bulunmaktadır. Ayrıca Cafeler ve loungelar ile çevrili Central Park, Atlı karınca ve dükkanlar ile çevrili Boardwalk meydanları bulunmaktadır.Bazı geceler Auqa Theatre ile denizler üzerinde su şovlarını izlerken bazen de gemi içindeki buz pateni sahasında paten yapma keyfi yapabilirsiniz. Spa ve Fitness Merkezi, maceracılar için Kaya tırmanma duvarları var. Güneşlenme güvertesi ve üstü açılır tavanlı ve şelaleli Solaryum, iki adet büyük havuz, H2O Zone çocuk havuzu, Sörf yapma deneyimi yaşamak için özel bir havuzu ve ayrıca bir adet kapalı havuz sizin için bekliyor. Özel Alakart restoranlarında yemek yiyebilirsiniz. Zip Line deneyimi yaşayarak geminin Boardwalk caddesine kuş bakışı yapabilirsiniz. Ayrıca 18 delikli minyatür golf sahası,  İnternet cafe gibi birçok aktivite mevcuttur.OASIS OF THE SEAS gemisi Tiyatro’dan casino’ya kadar harika eğlence olanakları sunan bir yüzen kasaba görüntüsündedir. 5 bin 700 kişi yolcu kapasiteli bu gemi çalışanlarıyla beraber 7200 kişilik bir kasaba büyüklüğüne ulaşıyor. Geminin 16 katı, 2700 kabini vardır,329 metreboyundaki geminin, deniz yüzeyinden yüksekliği ise tam65 metreolup en alt kattan itibaren yaklaşık 20 katlı yüzen bir apartman görünümünde de diyebiliriz.Oasis of the Seas’de 7 gece – 8 gün tam pansiyon konaklama ve gemide düzenlenen animasyon ve aktiviteler fiyata dahil olup, Kişisel harcamalar (telefon, kuru temizleme v.s), gemi şirketinin veya rehberin düzenleyebileceği ekstra liman gezileri, Gemide alınacak alkollü ve alkolsüz içecekler, Havalimanı vergileri ve transferler extra ödemeye tabidir.

03. Gün LABADEE (HAİTİ): 07 Şubat sabahı bir takım seslerle uyandık. Eşimle birlikte hemen balkona çıktık ve geminin limana yanaştığını gördük. Saat 07.00 olmuştu ve biz Labadee limanına varmıştık. Kahvaltımızı yaptıktan hemen sonra adayı keşfe çıkmaya karar verdik.Seyahat ettiğimiz geminin bağlı bulunduğu Royal Caribbean firması tarafından Haiti  devletinin bulunduğu adanın batı kıyısında bulunan bir bölge olan Labadee’ de sadece kendi misafirlerine özel eşsiz bir koy ve dünyanın en büyük gemisi olan OASIS OF THE SEAS yanaşabileceği bir liman inşa edilmiş. Biz bu koyda harika bir gün geçirdik. Berrak bir okyanusun Turkuaz rengi sularına girip serinlemenin keyfini yaşadık. Mükemmel diyebileceğim bakir kumların üzerinde güneşlendik.Öğle yemeği için iki alternatifimiz vardı. Ya adadaki barbekü partisine katılıp yemeği burada yiyecektik yada gemiye dönüp yemeği orada alacaktık. Biz gidiş-dönüş için zaman kaybetmemek ve bu adada daha fazla kalmak için barbekü partisine katılmayı tercih ettik. Ancak barbekü Müslümanlar için pek uygun değildi. Mönüde ağırlıkta oldukça yağlı domuz eti ve garip sosisler vardı. Bizde bol salata ve meyvelerle idare ederek geçiştirdik. Yemek esnasında yerlilerin yaptığı dans gösterisini izledik.Bazı yolcular şnorkel ile yüzmek gibi, yelkenle veya salla dolaşmak gibi veya plaj voleybolu oynamak gibi spor aktivitelerine katıldılar. Biz Şubat ayında kış yaşayan bir ülkeden gelen insanlar olarak  mükemmel bir güneşli günden faydalanmayı tercih ettik.Seyahate çıkmadan önce burası ile ilgili okuduğum bir yazıda, Kristof Colomb’un Amerikayı keşfi sırasında yapmış olduğu seyahatlerde dinlenmek için burayı seçtiğinden bahsediyordu. Gördükten sonra gerçekten kendisine hak verdim.Haiti’de savaş olduğu için Labadee nin etrafı güvenlik koridoruyla çevrilmiş. Bu açıdan ada içinde çok fazla uzaklaşmak mahsurlu bulunuyor. Ancak etrafta küçük antik kalıntılar görebilirsiniz. Ayrıca yerli halkın el emeği ile yaptığı eşyaları  küçücük tezgâhlarda satıyorlar. Çokça ahşap ve ağaç kabuklarından yapılmış el işleri sıkı pazarlık yaparak 10 Dolar istenen bir ürünü sadece 1 Dolara kadar indirebiliyorlar.Sabah kahvaltı sırasında yapılan anonslarda geminin akşam üstü saat 17.00’de limandan hareket edeceğini biliyorduk. Bu nedenle saat 16:30 da gemiye dönmeye karar verdik. Eşim ile birlikte odamızın balkonundan geminin koydan ayrılışını seyrederken çok hoş manzaralara tanık olup fotoğraflar çektik.Akşam yemeğini 4.kattaki ana restorandaki masamızda yedikten sonra 6. katta bulunan Cafeler ve loungelar’ın bulunduğu Central Park a gittik. Orada ki cafelerden birinde kahvelerimizi içtikten sonra 4. kata inerek daha önce rezervasyonunu yaptırdığımız buz pateni salonuna gittik. Burada buz patenli profesyonel oyunculardan kurulu bir ekibin yaklaşık 2 saat süren muhteşem müzikal show’unu izledik. Bir gemide böylesine güzel bir show izleyeceğimizi hiç düşünmemiştik.Show bittikten sonra hep beraber mağazalar ve publar’ın bulunduğu Royal Promnade caddesine giderek bir şeyler içip etrafı seyrettik. Daha sonra yine aynı cadde de bulunan Amerikan pub’da muhteşem bir performansla canlı country müzik yapan şarkıcının eşliğinde viskilerimizi yudumladık. Gece yarısına doğru kumarhaneye giderek makinelerde 1 dolarlık oyunlar oynayarak hem eğlendik hem de biraz şansımızı denedik. Ve yatma zamanı.Gemiye bindiğimizden bu yana cep telefonlarımız kapalıydı. Bugün Oğlum Efehan’ın doğum günüydü. Labadee-Haiti ye vardığımız da hemen cep telefonumu açtım ve Türkiye yi aradım. Zamanlama harikaydı. Haiti de gündüz 12 iken Türkiye de Akşam 19 civarıydı ve doğum günü pastası kesiliyordu. Efehan’ın doğum gününü kutlarken kızımız Şira ve Kayınvalidemle de konuşarak özlem giderdik.Bu gemide bir yolcu için en zor ve pahalı olan şey iletişimdir. Özellikle gemi seyahatiniz esnasında denizin ortasından sizlere başkalarının telefon ile ulaşması son derece zordur. Çünkü geminin uydu bağlantısı üzerinden olması nedeniyle çok kaliteli görüşme şansınız olmuyor.  Ayrıca uydu sistemi ile görüşme yapsanız (ki oldukça pahalıdır) dakikası yaklaşık 17 USD civarındadır. Bu nedenle biz karaya adım attığımız zamanlarda cep telefonlarımızı kullandık. 

04.Gün DENİZDE : 08 Şubat Sabahı kalkıp 15.katta bulunan ve geminin en ön kısmındaki restaurant’ta açık büfe kahvaltıya başladık. Tüm gün gemide geçecek olması vesilesiyle rahat hareket ediyorduk. Artık gemiyi de detaylı olarak keşfetmiştik. Bugün gemimiz denizde seyrederken bizim için yapacak tek şey güvertede uygun bir yer bulup orada ki şezlonglara uzanmak gün boyu güneşlenip, kitap okumak, bolca bira içip tüm gün tatil keyfini çıkarmak gerekiyordu. Bizde iki çift olarak bunu yaptık.Akşam yemeğini 4.kattaki ana restorandaki masamızda yedikten sonra 6. katta bulunan Cafeler ve loungelar’ın bulunduğu Central Park a gittik. Artık her akşam yemeğinden sonra bunu yapmaya başladık. Burada kahvelerimizi içtikten sonra 5. kata inerek daha önce rezervasyonunu yaptırdığımız büyük gösteri salonuna geldik. Burada bu akşam Müzikal Kabare Show’u izledik. Tıpkı Aqua show ve buz patenli showda olduğu gibi burada da brodwayde sahneye çıkmış olan profesyonel oyuncuların sahneye koydukları showu izledik. Müthiş bir sahne ve kostümlerle harika bir gece yaşadık. Yılların Turizmcisi olarak Türkiye de ki De Lux 5 yıldızlı otellerde müşterileri basit, sıradan ve hatta bayağı animasyon eğlenceleri ile insanları eğlendirdiklerini düşündükçe bu showların değerini daha iyi anlıyor insan.Müzikal Kabare showdan sonra 4.katta bulunan Blue Bar’a gidip canlı müzik eşliğinde bir şeyler içerek zaman geçirdik. Gece kumarhanenin açılması ile kumarhaneye daldık. Her zamanki gibi küçük paralarla oynayarak eğlendik. Çok geç saatlere kalmadan odamıza yatmaya çıktık. Çünkü yarın Meksika’nın Costa Maya adasına karaya çıkacaktık. 

05. Gün COSTA MAYA (MEKSİKA): 09 Şubat günü saat 10-11 civarında Costa Maya limanına vardık.Costa Maya, Meksika nın güneyinde yer alan ve Belize sınırı olan küçük bir yerleşim bölgesidir. Xcalak ve Mahahual isimlerinde iki küçük yerleşim kasabasına sahiptir. Mahahual in sahilleri görülmeye değer ve gerçekten yumuşacık kum ve berrak sulara sahiptir. Costa Maya aynı zamanda Maya kalıntılarına en yakın liman bölgelerinden biridir.Sırt çantalarımızı aldık ve adanın gümrük bölgesine girdik. Burada bir çok hediyelik eşya satan dükkan hatta mağazalar vardı. Hediyelik eşyalar oldukça pahalıydı. 10 dolarlık malı pazarlıkla 2-3 dolara kadar düşürebiliyorduk. Kendi aramızda ne kadarda çok bizim Türkiye ye benzediğini konuştuk. Hava güzel değildi hatta oldukça kasvetliydi. Yağmur yağma eğilimi vardı.Biz bu küçük adayı biraz keşfe çıkmaya kara verdik. Limandan şehir merkezine dolmuş servisi veren duraktan bir araca binerek şehir merkezine doğru yol almaya başladık. Klasik Meksika filmlerindeki gibi çok eski ve çok kokan bir otobüs olması vesilesi ile herkesi güldüren bir seyahat oldu. Bu araç, bazen köylerin içlerinden dolaşarak bazen de Maya medeniyetinde kalan bir-iki harabenin olduğu yerden geçerek esas halkın alışveriş yaptığı yere geldik.Biraz çarşıyı dolaştıktan ve alış veriş yaptıktan sonra Turkuaz renkli denizi ve harika kumsalların yer aldığı sahilde ki barlardan birine girip Meksikalıların milli içkilerinden olan Mohito içmeye karar verdik. Burada her şey güzeldi ancak hesap geldiğinde hepimizin suratı ekşidi. Burada bara girip içkileri sipariş etmeden mutlaka fiyat konusunda mutabık kalmanız gerekiyor.  Tüm barların kapısında 4 Mohito 10 Dolar yazıyordu ama bizim içki içtiğimiz barın garsonu bizden 6 Mohito için 40 Dolar aldı. Sebebini sorduğumuzda da burada içki fiyatları farklı dedi. Yanı bara oturmadan pazarlık yapmadığımız ve fiyat sormadan sipariş verdiğimiz için kazıklandık. Bir kez daha anladık ki Turist kazıklama olayı sadece bizde değil Meksika dada oldukça revaçtaymış!:) Şiddetli yağmur yağmaya başladı ve biz gemiye dönmeye karar verdik. Bir taksi ile şehir merkezinden hediyelik eşya mağazalarının bulunduğu limana gelesiye kadar müthiş bir yağmur vardı. Limana geldiğimizde yağmur durdu ve biz hemn liman yakınlarında bulunan Meksikanın başka bir milli içkisi olan eski bir Tekila atelyesine girdik. Burada Tekilanın yapılışını simgeleyen eski makineler vardı ve hem de hediyelik olarak hazırlanmış ve oldukça ucuz Tekilalar mevcuttu. Daha sonra bir kısım insanın liman öteki tarafında bulunan ve harika bir kumsalı olan plajda denize girerken biz limanın hemen yanı başında bulunan ve denizin çevrilmesi ile oluşturulmuş havuzda Yunuslarla yapılan showu izledik.Havanında kasvetli oluşuyla oldukça yorulmuştuk. Bu nedenle saat 16 civarında gemiye dönmeye karar verdik. Odalarımız da duş aldıktan sonra eşim ile birlikte kabinimizin balkonuna çıkarak içkilerimizi yudumladık. Kabinimizin 14. katta olmasının da avantajını kullanarak Costa Maya limanını ve adanın diğer taraflarını gören manzaraları keyifle seyrettik. Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Yolcu gemilerinin limanlara yaklaşmasında olduğu kadar limandan hareket etmesi de oldukça hoş ve enteresan görüntülere sahne oluyor. Bu nedenle akşamüstü saat 19.00’da gemimiz limandan hareket edeceği saate kadar balkonda zaman geçirdik. Daha sonra akşam yemeği için hazırlanarak aşağıya indik.Yemekten sora bir süre 5. ve 6. katlarda ki mekanlarda dolaşıp bir şeyler içtikten sonra 5. katta bulunan büyük salona giderek önceden rezervasyon yaptırdığımız Kabare Tolk show’u izlemeye gittik. Doğal olarak İngilizce yapılan bu tolk showda millet kahkahadan yerlerde sürünürken biz yapılan esprileri pek anlamıyorduk. Bu nedenle bizi açmayan bu showun tamamını izlemeden salondan ayrıldık.Bu gemide canınızın sıkılmasına izin verilmiyor. Yapacak mutlaka bir şeyler bulabiliyorsunuz. Ya bir barda canlı müzik dinliyorsunuz ya oyun salonlarına gidip oyunlar oynuyorsunuz. Kısaca aktivite alternatifleri bol ve her yaşa hitap edebiliyor. Bizde buz pateni salonuna giderek bir süre buz pateni yaptık ve keyifli vakitler geçirdik. Daha sonrada casinoya gittik ve geceyi orada noktaladık.

06. Gün COZUMEL (MEKSİKA): 10 Şubat günü sabah saat 08.00 civarında Cozumel limanına vardık.Buradaki liman oldukça kalabalık gözüküyor. Etrafta her zaman olduğu gibi hediyelik eşya ve kuyumcu dükkânları var. Girdiğimiz bir dükkânda Kuyum manalının büyük bir kısmını Türklerin işlettiği (lapis mağazası) mağazadan verildiğini öğrendik. Bu adaya haftada, ortalama 25 cruise gemisinin geldiğini öğreniyoruz. Ekonomisi tamamen turizme dayanıyor.Limandan bir minibüs taksi kiralayarak Cozumel Adası turuna çıkmaya karar verdik. Önce şehre indik Burada rehberliğimizi yapan şoför bizi büyük bir kuyum mağazasına sokarak alışveriş yapmamızı önerdi. Biz 20 yılı aşkın turizmcileri mağazaya sokup alış veriş yaptırmak ve buradan komisyon almak niyetindeydi. Bizler birazda gülerek mağazaya girdik. Biraz dinlenme biraz oyalanma birazda alışveriş yapıyormuş gibi yaparak bir süre geçirdikten donra tura devam etmeye karar verdik. Rehber şoför hem aracını sürüp hem de bize ada ile ilgili bilgiler veriyordu. Bu adanın büyüleyici güzellikteki mercan kayalıklarında, yüzlerce egzotik balık türünün yaşadığını öğrendik. Bu nedenler şnorkel dalışı ve tüplü dalış için mükemmel imkanlar vardı. Zaman darlığından iki seçeneğimiz vardı. Ya Xcaret Eko-Arkeloji Parkına giderek yeraltı nehrini görüp Maya müzesini ziyaret edecektik ya da adada bulunan ve Maya Medeniyetinden kalan San Gervasio’ya giderek buradaki yerleşim birimleri ve eski bir Maya şehri olan Tulum kalıntılarını gezecektik. Biz burada ki kalıntılarını ziyaret etmeye karar verdik.Tur esnasında rehberimizden öğrendiğimize göre Meksika’nın en büyük şehri olan Cozumel, Yucatan Yarımadasından sadece19 kmdoğuda güzel bir adadır. Topraklar oldukça verimli olmasına rağmen tarım yapılmıyormuş ve bu nedenle birçok ihtiyaç maddesi adaya ana karadan yani Yucatan’dan geliyor. Nüfus yarı Mayalı, yarı İspanyollardan oluşuyor. Bunlara “Mistisos” deniyor. Burada ki kalıntılar Maya Uygarlığı’ na ait önemli kalıntılarmış. San Gervasio, Mayaların önem verdiği dini bir merkez. 14- 16 yaşlarına gelmiş her kız ve erkek çocuğu bu merkezde 7 günlük evlilik öncesi eğitimi alırlarmış. Evlenecekleri kişiye rahipler karar verirlermiş. Evlendikten sonra ise teşekkür ve arınma için geri dönerlermiş. Bereket ve doğurganlık tanrısına erkek evlat sahibi olabilmek için yakarırlarmış. Erkek çocuğun soyu devam ettirecek olması Mayalılar için oldukça önemliymiş. Evlilik Mayalılar için kutsalmış ve tek eşli olarak yaşıyorlarmış.Mayalar, mimariyi, matematiği ve astroloji çok iyi biliyor ve kullanıyorlar. Ay takvimleri kullanmışlar ve ayın etkilerine inanmışlar. Bu etkilerin özellikle kadınların üzerinde daha yoğun bir etki bıraktığına inanılıyordu. Örneğin, dolunay sırasındaki bir ilişki sonucunda erkek çocuğun doğacağına inanıyorlarmış. Dünyanın aya olan mesafesini bildikleri söyleniyor. Ve çoğu olayı önceden bildikleri… Kendilerinin tanrıyla direkt konuşabilecek güce sahip olmadığını düşündükleri için putları, yarattıkları tanrıları ve rahipleri aracı koyuyorlarmış. İspanyollar 16. yy başlarında Mayalara ait yerleşim yerlerini yakıp yıkmışlar.Maya uygarlıklarını gezerken bol bol iguanalara rastladık. Ben bu iguanaların fotoğraflarını çekerken grubumuzun bayanları her iguana gördüğünde korku ve iğrenti çığlıklar atarak turu tamamladı. Daha sonra Nacho Cocom Plajın’da bulunan XX Lager&Spesial Bara gittik. Rehberimiz buradaki barın çok meşhur olduğundan bahsetti. Burada orijinal Meksika yemeklerini yedik. Harika renkli denizden ve altın sarısı kumsaldan faydalanmak isteyen insanları seyrederek ünlü Meksika kokteyllerini yudumladık.ardan ayrılıp ada da uzunca bir tur atıp tüm adayı tavaf ettikten sonra limana geri döndük. Limanda ki mağazalardan hediyelik eşyalarımız aldıktan sonra gemiye dönmeye karar verdik. Gemimiz akşam saat 19.00’da limandan hareket edecekti ve biz bu anı tıpkı Costa Maya da olduğu gibi kabinimizin balkonundan seyretmek istiyorduk. Odamıza gelip duş aldıktan sonra eşim ile birlikte kabinimizin balkonuna çıkarak içkilerimizi yudumlayarak bütün gün dolaştığımız Cozumel adasını kabinimizin balkonundan seyre daldık. Manzara görülmeye değerdi.

Ve nihayet Gala Yemeği akşamı geldi. Gemi yolculuğu sırasındaki alacağınız akşam yemeklerinden en az biri resmi akşam yemeğidir ve burada yemek isteyen her erkek yolcu çok şık bir takım elbise bayanlar ise gece elbisesi giyerek katılırlar. Bizde gemi seyahati öncesi edindiğimiz bilgiler doğrultusunda yanımızda getirdiğim papyonuyla beraber siyah takım elbiseyi giyerek bu galaya katıldım. Eşimde çok şık bir gece elbisesi ile bana eşlik etti. Bu gece yemekler daha bir zengindi ve geç saate kadar dans gösterisi ve müzik eşliğinde devam etti. Daha sonra 5.katta ki  Royal Promnade caddesine gelerek moda show defilesini izledik. Defileden sonra kocaman caddede bizim halk pazarı diye tabir ettiğimiz Pazar kuruldu. Ayakkabısından, çantasına, saatinden mayosuna kadar birçok çeşit tekstil ve hediyelik eşya ürün burada % 50 indirimlerle satıldı.Geç saatlere kadar süren bu pazarda alışverişler yaptık. Bugün Cozumel yaptığımız gezi sonrasında gala gecesi ve alışveriş ile birlikte oldukça yorulmuştuk ve yatmaya karar verdik.

07.Gün DENİZDE : 11 Şubat günü  gemideki son tatil günümüzdü. Gemi Miami- Fort Lauderdaleye doğru tam yol alırken gemide ki son anları değerlendirmek gerekiyordu. Tüm gün denizde geçeceğinden biz hiçte aceleci davranmadan sabah 9 gibi kalktık ve hazırlanıp kahvaltıya çıktık. Bugün bizim için her şey ağır çekim gibiydi. Bir taraftan tatilin bitecek olması, öbür taraftan ise yorucu ve bir o kadarda keyifli geçen bir tatil süresi içinde karmaşık duygularımız vardı.Sabah kahvaltıdan sonra spor merkezine giderek bir süre spor yaptım. Bu arada eşim ve arkadaşlarımız terasa çıkıp bir taraftan sigaralarıyla birlikte biralarını içip güneşleniyorlardı. Spor merkezinde ki çalışmam bittikten sonra bende onlara katıldım. Bir taraftan güneşlenip içkilerimizi yudumlarken diğer taraftan da bu seyahati konuştuk.  Hepimizdeki ortak düşünce ‘’iyi ki gel de gelmişiz’’ şeklindeydi. Doğrusunu söylemek gerekirse ta Türkiye’den kalkıp buralara kadar gelmek oldukça cesaret isteyen bir durumdu. Çünkü hepimiz ilk defa Amerika kıtasına gidiyorduk. Hatta ben ve eşim ilk defa gemi seyahatine çıkacaktık. Bu nedenle bu kendi içinde riskleri olan bir seyahatti. Ancak her şey yolunda gitti ve bizler şahane bir tatil geçirdik.Öğleden sonra saat 3 e doğru hava değişmeye başladı. Bulutlarla birlikte rüzgar tüm terası etkisi altına almaya başladı. Sanırım havada bizim gibi karmaşık bir duygular içindeydi. Herkes iç mekanlara doğru geçerek son günün her anını değerlendirmeye çalışıyorken biz sabah kahvaltıyı geç saatte yapmış olmanın avantajıyla odamıza giderek havuz ve terasta güneşlenme sefasını bitirdik. Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Royal Promnade caddesine giderek pizzacıda öğle yemeğimizi yedik. Bir süre buralardaki mekanlarda takıldıktan sonra Central Parka çıktık ve çay-kahvelerimizi içip pastalar yedik. Sonra geminin arka tarafında bulunan Atlı karınca ve dükkanlar ile çevrili Boardwalk meydanına indik. Bir süre buralarda gezindikten sonra arkadaşlarımızdan biri Zip Line deneyimini yaşamak isteğini yerine getirdi. Zip Line ile birlikte Boardwalk ve aqua parka kuş bakışı yapan bir görüntü vardı. Daha sonra aynı bölgenin en üst katına çıkarak sörf yapan çocukları izledik. Bir kısım insanlar burada ki golf sahasında golf oynuyordu. Karşı tarafta ise futbol-basketbol oynamak için halı saha büyüklüğünde bir oyun alanı vardı. Bir kısım insan bu yerin yarısında futbol oynarken diğer yarı alanında ise basketbol oynayan kişiler vardı. Anlayacağınız herkes kendi çapında gemide ki bu son günü değerlendiriyorlardı.  Bizlerde bu günde geminin her yerini son kez gezme fırsatını kullanırken bolca resimler çekip günü tamamladık.Akşam yemeğini 4.kattaki ana restorandaki masamızda yedikten sonra garsonlarımızla vedalaşıp bahşişlerimizi zarfların içinde kendilerine takdim ettik. Bu son akşamda 6 katta bulunan Blue barda 1960’ların müziği eşliğinde hoş vakitler geçirdik. Daha sonra 5.kata inerek buradaki kalabalığın içine daldık. Bu gece son geceydi ve o sırada görevi olmayan tüm gemi görevlilerinin de katıldığı KARNAVAL başlıyordu. Neredeyse tüm gemi yolcularının katılımıyla birlikte dans ve sürekli devam eden ışıklı müzikal showlarla geceye müthiş bir hava katmıştı. Gemi misafirlerince içilen içkiler ve yapılan danslar eşliğinde tam bir veda gecesini andıran büyük bir parti vardı. Tüm gemi seyahati boyunca 5. kattaki Royal Promnade caddesini hiç bu kadar dolu görmemiştik. Gece yarısına kadar süren partiden sonra Casinoya giderek son gece şansımızı deneyerek eğlenceyi tamamladık.Gece çok geç saatte odamıza çıkarak sabah ki ayrılık öncesi son hazırlığımızı yapmaya koyulduk. Artık son geceydi ve biz yatmadan önce bagajlarımızı hazırlayıp etiketlerini de yapıştırarak kabinimizin kapısının önüne bırakmamız gerekiyordu.  Her yolcunun gemiden ayrılacağı saat bellirlenmişti ve bu saate göre bagaj etiketleri mevcuttu. Gün içinde odamızı temizleyen Tayvanlı görevli gemiden ayrılış saatimize göre renkli bagaj etiketlerini odamıza bırakmıştı. Tıpkı gemiye bindiğimiz gün olduğu gibi sabahın etken saatinde belboylar bagajlarımızı gemiden limana indireceklerdi.Bugünde çok yorulmuştuk. Son gün giyeceklerimizi ve yanımıza alacağımız sırt çantalarımızı da hazırlayıp ve yatmaya karar verdik. 

8.Gün    FORT LAUDERDALE – MIAMI: Gece geç saatte yatmamıza rağmen 12 Şubat Sabahı erkenden uyandık.  Gemi saat 07.00’de Fort Laudardale limanına varmıştı. Biz kahvaltımızı yaptıktan sonra 5. kattaki resepsiyona inerek extralarımızı ödedik. Çok büyük bir gemi olması vesilesi ile geminin tahliyesi de önemliydi. Herhangi bir karmaşa oluşmaması için her yolcu belirli saat gruplarına ayrılmıştı. Bizim gemiyi yi terk etme satımız yaklaşmıştı. Çünkü biz saat 9:30 grubundaydık. Bu nedenle 4. kattaki toplantı salonuna giderek bizim çıkış saatimizin anonsunu beklemeye başladık.  Saat 9:45 de gemiyi terk ederek limanda ki gümrük bölümüne inip valislerimizi adık. Daha sonra pasaport işlemlerinden sonra dışarı çıkarak Hertz kiralama firmasının durağına gittik. Burada bir süre bekledikten sonra servis gelip bizi aldı ve Fort Lauderdale deki ofisine getirdi. Tıpkı Miami’ye geldiğimiz ilk günkü gibi gene buradan kiraladığımız bir araç ile Fort Lauderdale de dolaşıp alış veriş yapmak planımız vardı. Saat 11 olmuştu ve yeterince zamanımız vardı. Çünkü akşam uçağımız Miami havalimanından saat 18 de kalkacaktı.  Araç kiraladık ve gezi ve alış veriş için yola koyulduk. Bir sorunumuz vardı. Bu sefer firmanın elinde GPS olmadığından aracı Navigasyon olmadan kullanıyordum. Biraz gergin biraz tedirgin bir şekilde yolumuzu bulduk. Önce Fort Lauderdale de dolaşıp alış veriş yaptık ve öğle yemeğimizi geç saatte yiyip Miami’ye doğru yola çıkarak havalimanına geldik. Fort Lauderdale den Miamiye yaklaşık bir saat sürmesi gereken yolculuk bizim GPS olmadan araç kullanmamız vesilesi ile yaklaşık 2 saat sürdü. Havalimanının hemen yakınındaki Hertz ofisini bulup aracı teslim ettikten sonra bir servis ile havalimanı terminaline vardığımızda saat 17 olmuştu. Acele bir şekilde bilet işlemlerimizi yapıp pasaport kontrole gittik.

Artık MIAMI–PARİS-İSTANBUL-ANTALYA hattında Air France ile zor ve uzun bir yolculuk bizi bekliyordu. 12 şubat 2011 akşamı yerel saat 18:15 civarında AIR FRANCE 695 N uçağı ile Miami international havalimanından ( MIA) kalktığımızda Türkiye de gece yarısı olmuştu. Yaklaşık 8 saat süren bir uçuş ile 13 Şubat sabahı saat 08:30 de PARIS Charles De Gaulle ( CDG) havalimanına indik. Miami’ye gidişimizde Alitaliada yaşadığımız açlık deneyiminden sonra Fort Lauderdale deki bir marketten her ihtimale karşı yiyecek bir şeyler yanımıza almıştık. Ancak Aliatalia ile oldukça kötü bir servisle karşılaşmışken Air France ile tam tersi oldukça iyi bir servis aldık.  Bu nedenle yanımızda getirdiğimiz yiyeceklere ihtiyaç duymadan yani kısaca hiçbir şekilde aç kalmadan Paris’e indik. Paris havalimanında bir buçuk saatlik zamanımız vardı ve bir süre Duty free de dolaşıp son alış verişlerimizi yaptık. Son kahvelerimizi de içerek saat 10 gibi AIR FRANCE 1590 L sefer sayılı uçak ile İstanbula doğru yola koyulduk. Yaklaşık 14:30 gibi  İstanbul Atatürk havalimanına vardık. İstanbula geldiğimizde sanki eve gelmiş gibi hisse kapıldık. Nede olsa 10 günlük bir tatil süresinden sonra memleketi özlemiştik. Pasaport ve valiz işlemlerinden sonra iç hatlara geçerek Antalya yolculuğu öncesinde bilet ve valiz işlemleri için Onur Air standına geldik. İstanbul Atatürk havalimanından her zamanki gibi gecikmeli olarak saat 17:30 da kalkan uçağımız yaklaşık bir saat sonra Antalya ya ulaşmıştı. Akşam yemeği için bir restorana uğrayıp 10 günlük tatil boyunca en çok özlediğimiz şey olan Döner yiyip evimize gittik.

 

Dubrovnik’teki konaklamamızın 2.gününde keşfetmek duygularımız kıpırdanmaya başladı. Kaldığımız otel resepsiyonundan güvenilir araç kiralama firmalarını soruşturmaya başladık. Avrupa’nın bu yeni ülkesinin yanıbaşında ,sınırlarla kesilmiş ama aynı kültüre değişik açılardan bakmamızı sağlayacak bir dolu seçenek duruyordu. Otelden gerekli bilgileri aldıktan sonra ilgili firma ile bağlantı kurarak birkaç saat sonra lobby’de araç kiralama firmasından gelen personelle buluştuk. Libertas’ın seyir bölümlerinden birinde oturarak çevre ve araç kiralama hakkında bilgi aldık. Görüşmede konstrasyon eksikliğini sağlayan karşı sahillerin silüeti, kaşifleri anlamamıza yetiyordu. Belli belirsiz ,ufuk çizgisiyle birbirine karışmış deniz ve eski kıtanın çizme görüntülü ülkesi İtalya göz kırpıp duruyordu bize. Bir takım pazarlıklar ve turistik bir şehirde bulunmanın satıcıya verdiği güvensizlik ortamlarının aşılmasından sonra Dubrovnik plakalı aracımızı teslim alarak planlarımız doğrultusunda otelden ayrılarak, kısa bir şehir içi geçişten sonra ana yola çıktık.

Şehrin kurulu olduğu kısmı terk ederek, yolu takip edip manzara ile süslenmiş denizin çizgisinden yükselen yamaçtan yola devam ettik. Seyir terası olarak doğal boşluk bırakılmış alanların Dubrovnik’i yüksekten gören kısmında her yolcu gibi bizde duraklama yaparak fotoğraflama görevimizi gerçekleştirdik. Yolu takip ederek ,kiralamış olduğumuz arabaya ısınmaya çalışırken çok kısa bir süre içerisinde otoban görüntüsü veren yol düzeni , ayrımları ve gişeleri ifade eden tabelalar ile karşılaştık. Gişeye !!! ilerledik ve yaklaştıkça aslında bu düzenleme ve görüntülerin gişe değil dünyanın en genç ülkelerinden Karadağ sınırı olduğunu fark ettik. Bu kadar kısa bir yolculukla başka bir ülke sınırına gelmenin şaşkınlığını yaşamamızla pasaportlarımızı isteyen görevliye evraklarımızı uzatmamız bir oldu.Hırvat görevliler pasaportlarımıza çıkış damgalarını uygularken herhangi bir soru ile karşılaşmadık. Yeniden hareket edip ara bölgede ilerlemeye başladık. Hırvatistan sonrası ara bölge, terk edilmiş şehir görüntüsü veren birkaç duty free mağazasının yapılarından oluşan herhangi bir yaşam görüntüsü vermeyen bir alandan ibaret. Yeni ülke Karadağ ,sınırları içerisinde kendi para birimi olmadığından Euro kullanıldığına işaret eden tabelaları ve bağımsızlık işaretleri olan bayraklarını dalgalandırmaya başlamış bu ara bölgenin bitişine doğru. Hırvat sınırından ayrılırken işlem yapan gişelere benzer kulübelere yaklaşıp , Karadağ girişi için pasaportlarımızı tekrar görevlilere teslim ettik. Kısa bir hoş geldiniz karşılaması ile birlikte Avrupa’nın Kosova’dan sonraki en yenisine ulaştık.

Başka bir ülkede olmanın sadece pasaportlarımızdaki işlemler ile farkındalığına vardığımız Karadağ, doğa ve çevre özellikleri ile balkanlardaki iç içe geçmişliği özetliyordu. Hırvatistan’ın gözdesi Dubrovnik’ten ayrılınca Karadağ bu kadar yakın olmasına rağmen zengin – fakir ayrımına uğruyor zihinlerinize bu noktada. Ancak ekonominin Hırvatistan kadar iyi olmaması daha bir güzel tutmayı başarmış görülüyor. Sabah kahvesi içmek için mola vermek üzere Igalo isimli şehirde ! ( bizde ilçe olması bile tartışılabilir ! )çok fazla Amerika kokan bir benzin istasyonu kafesinde durakladık. İçeride bulunan müşteri ve çalışanların mutlu ifadeleri pozitif bir yaşam tarzını anlatmaya yetiyordu. Büyük ülkelerin ,büyük şehirlerinde ki stresli yüzlerden eser görmedik. Sanki herkes balkanlar da kurulmuş bir ABD eyaletinde çekilen film sahnesinde gibiydiler. Alışveriş bölümünden aldığımız kocaman ( gerçekten ülke ölçeği için büyük ) bir harita satın aldık. Ülkeye girerken hedeflediğimiz BUDVA şehri , ülkeye girdikten sonra içimizdeki keşfetme arzuları ile yerini akıllarımızda başkent olan ve daha yoğun popülasyon içeren PODGORICA’ya ( Yugoslavya dönemindeki eski adıyla Titograd ) terk etti. Anayasasında “ demokratik , refah ve çevreci “ bir ülke ibaresi yazılı bulunan Karadağ doğal yaşamı ve bitki örtüsü ile çevre konusuna dikkat ettiğini ziyaretçilerine hemen sergiliyor. Merakımız olan, bu kadar yeşil bir ülkeye neden Montenegro bizdeki adıyla Karadağ ismi verilmesi hususunda yaptıkları “akşamları ,güneş batınca, özellikle denizden dağların simsiyah bir görüntü vermesi ve zamane denizcileri başta olmak üzere bu isimle anılmaları “ açıklaması merakımızı gideriyor. Kocaman haritamızı açıp ,yanıltıcı ilk bilgi olarak harita ölçeğine bakmadan hesapladığımız bulunduğumuz yer ile Podgorica arasındaki mesafe oluyor gözümüze çarpan. Biran çok uzak bir mesafe olarak görünüyor haritaya bakınca ( şöyle ifade edebilirim. İstanbul – Erzurum veya ağrı gibi bir ülkenin bir ucundan diğer ucuna olan mesafe gibi ) Podgorica . Ama ne fark eder ? neden buradayız ki ? gazlamaları ile hesabımızı ödeyip güleryüzlü personele veda ederek yeniden yola koyuluyoruz. Herzeg novi ve Zelenica’yı kısa bir süre içerisinde sıyırıp, Kumbor , Denovici ve Baosici üzerinden kotorsko körfezi ismi verilen sevimli ve etkileyici Kamenari ‘ye ulaştık. Hollywood yıldızları ile dünya milyonerlerinin yeni gözdesi Kotor’u görmek istememize rağmen yolumuzu çok kısaltacak feribotlar ile karşı kıyıya Tivat’a ulaşmak çok daha mantıklı geldi. 10’ar dakika ara ile devamlı hareket halinde olan feribotların hareket ettiği küçük limana girip biletlerimizi alarak feribottaki yerimizi aldık. O an başlayan Balkan yağmuru, manzarayı daha doyumsuz hale getirirken gökkuşağı sürprizini de bizden eksik etmedi. Kısa bir yolculuktan sonra ulaştığımız Tivat bizi Karadağ’ın tatil cenneti Budva üzerinden başkente götüreceğini tabelalar ile duyuruyordu. Yol üzerinde bu ünlü tatil beldesine girişte , içinde bulunduğumuz mevsimde göz önüne alınarak yapıldığını düşündüğümüz yol onarım çalışmaları nedeniyle oluşan trafik kalabalığına da takılarak kısa bir Budva’yı uzaktan seyretme molasıyla Karadağ’ın akşam kararan dağ yollarına doğru koyulduk. İlk durağımız eski tarihi başkent Cetinje’yi aşarak kısa bir süre sonra ülkenin diğer ucuna!! Podgorica’ya vardık. Şehrin merkezini bulma amaçlı sağa sola turistik gözlerle bakarken Karadağ trafik polisleri tarafından Otobüslerin kullandığı toplu taşımaya ayrılmış tercihli yol yeşil ışığından geçerek , otomobillere yanan kırmızı ışıkta geçmek ihlali nedeniyle durdurulduk. Ülkenin yasaları gereği cezamızı alıp , posta ofisine yatırmamız ve makbuzumuzu polis memurlarına verip tekrar aracımızı almamızı söylediklerinde başımızdan akmaya başlayan kaynar sular ayaklarımıza ulaşmadan kendilerini ikna çabalarımızı başlatmamız gerekiyordu. Şehir merkezine ulaşamadığımız için dolaşırken, cezalı duruma düşen kişiler olarak posta ofisi, bize Uzakdoğu da bir yermiş gibi ulaşılması imkansız gelmişti. Karadağ polisine, 20 euro cezamızı kendilerine ödeyerek bizim adımıza posta ofisine yatırmaları konusunda ki ikna çalışmalarımız, dürüstlük abidesi memurlara önce bir şey ifade etmemesine rağmen , sonraki 5 dk içerisinde bizi iyi yolculuklar dileyerek uğurladılar.

Podgorica , Karadağ’ın en büyük kenti.Uzun yıllar Osmanlıların hüküm sürdüğü bölgede yer almasına rağmen kısıtlı sayıda eser korunabilmesinin nedeni, ikinci dünya savaşı sırasında kentin 120 kez bombalanmış ve defalarca yerle bir olmasından kaynaklanıyor. Giderken görmek istediğim, ancak hava kararıp polisiye trafik macerasının uzaması nedeniyle programa alamadığımız Satkula yani saat kulesi tüm görkemiyle ayakta kalan başlıca Osmanlı eseri. Şehir merkezinde iyi bir restaurant ararken ulaştığımız bir çok farklı konseptin , bar, klup ve dünya mutfaklarının ayrı salonlarda verildiği bir yapının İtalyan bölümünde göz doymazlığımız üzerine önce fesleğen ağırlıklı soslu bir makarna ve sonrasında söylediğimiz pizzalarımız ile masamızda hareket edecek yer kalmadı. Böylece Karadağ da menülerin porsiyon boyutlarını iyi hesaplamak gerektiğini anlıyoruz. Hareket edemeyecek kadar yememize ,sadece gün boyu aç olmamızın sebep olduğu bahanesiyle kendimizi kandırarak istediğimiz hesap ,bizi inanılmaz şaşırtıyor. Bu porsiyonlardaki yemek ve içecekler için ödediğimiz rakam 20 eurolar civarında!. Memnuniyetimizi belli etmek için verdiğimiz bahşişin, personelin bizi ugurlamalarından anladığımız kadarıyla çok tatmin edici olduğunu düşünerek ayrılıyoruz bu lezzet durağından. Yediklerimizi eritmek amaçlı kısa bir turdan sonra başlangıçta günübirlik olmasını düşündüğümüz Karadağ seyahatini Podgorica’da bir gece geçirme kararıyla sabaha kadar uzatıyoruz. Sonrası mı? Kimbilir..yollardayız…

Beyaz geceler – St. Petersburg

Oyle bir şehir ki..

 

Şehirler vardır , insanları anlatır! İnsanlar vardır , yüzyıllarca bu şehirleri anlatır! Tarih bu şehirler üzerine yazılır. Epik destanlar bir fırsatını bulduğunda bu şehirlerin içerisinden geçerler, kuytu köşelerine yerleşirler. Sokakları , içlerinde sürmüş binlerce farklı hayatları , içlerinden geçen nehirleri , yaşanılan aşkları vardır bu şehirlerin.

 Kimi şehirler ise aidiyetini yaşadığı ülkelerin geleneklerini yansıtsa da sanki başka bir dünyayı anlatır kendisini ziyaret eden misafirlerine. Herhangi bir duygunun, bir cismin , bir konunun, bir sorunun büyüklüğünü , şiddetini anlatırken kullandığımız ancak aslında günümüzde bir o kadar da küçülen “dünya” nın kalabalık kitleleri farklı tanır bu şehirleri. Bir çok insan için Paris Fransa dan önce gelir mesela , ya da Londra, üzerinde güneş batmayan imparatorluk Britanya dan , belki bir film yüzünden Kazablanka Fas’dan daha öndedir her zaman. Ya da İstanbul öyle değil midir? Aynı hikayeleri , hayatları farklı yaşamış bir çok şehrin kaderidir bu. Tarihi yazan imparatorların, imparatorlukların, büyük devletlerin ve liderlerin kendi isimlerini vermek için yarıştıkları kentlerdir bunlar. Kimilerini tarih yazar, kimilerini kitaplar anlatır, kimilerini filmler dunar, kimilerini insanları anlatır. 1700 lü yıllar da kimilerine göre ( daha fazla bize göre ) deli olan , Rus Çarı Büyük PETRO’nun hayallerini ,yüksek ihtiras ve emirlerine dönüştürerek kurduğu St.Petersburg’u ise görenlerin anlatabileceğini düşünüyorum.

 

Büyük rus coğrafyasının kuzeybatısında , Baltık denizi kıyısında Neva nehrinin kıvrımlarını hissettiğiniz 40’dan fazla adacık üzerinde kurulu bir benzetmeye göre kuzey’in venedik’i ,dünyanın en güzel binalarının şehri , müzelerin kenti. İsminin paylaşılamadığı , yaşayan halkların en değer verdiği kişilerin ismiyle andıkları , yapımında dünyaya bir sanat harikası sunmak için coğrafyasının her köşesinden topladıkları 50000 e yakın zorunlu – gönüllü halk, zorunlu orduya alınan onbinlerce askerin çalıştırıldığı , şehrin inşaatı bitene kadar tüm ülkede yapılacak taş binaları yasaklayıp , tüm değerli taş ustalarının şehrin inşasına göndrilmesini organize edecek ve belki de “deli” yaftasını en çok hak ettiği dönemini yaşayan petro’nun kenti. Şehre verdiği havari Peter’in aziz ünvanıyla taçlandırarak çok uzun yıllara yayılan geçmişin gizemli , günümüzün romantik kenti St.Petersburg.

            Kentin tarihi boyunca kendisine verilen isimleri çeşitli nedenlerle değiştirilen Rusya’nın Avrupalı parçası , Avrupa ya açılan kapısı petesburg önce ismi alman kentlerini hatırlattığından kentin kurucu Petro’nun ismiyle PETROGRAD , sonrasında Ekim devriminin baş ismi Vladimir İliç LENİN’in ölümünden sadece 3 gün sonra LENİNGRAD ve sonrasında süren Sovyetler Birliğinin çökmesini takip eden yıllarda en orijinal hali olan rusca adı Sankt Petersburg’un geri verilmesiyle süren bir isim hikayesi var kuzeyin bu güzel incisinin.

            Ziyaretçilerine kendisini daha güzel göstermek için senede iki hafta boyunca gündüzlerini hiç bitirmez , ışık saçar her yere  ve 21 haziran da zirve seviyesine ulaşır. Beyaz geceler adıyla dünya insanlarına sunar kendini. Şehir bir başka yaşar kendi beyaz gecelerini. Orijinal halinin neredeyse 300 yıl boyunca savaşlara uğrayarak en ağır saldırılara maruz kalsa da ilk andaki halinin korunduğu , sanat ve kültürü kucaklar bu neredeyse hiç bitmeyen gecelerinde.

            Dostoyevski’nin romanlarının geçtiği,ruhunun sokakları arşınladığı st.petersburg’da dünyanın en güzel binalarını , müzelerin en görkemlilerinden ünlü1 milyondan fazla tablo ve toplam 3 milyon parçalık eseriyle bir ayda zor gezeceğiniz Hermitage’yi görmek, şehrin en yaşayan halinde , geniş meydanlarında ,sokaklarında ve kıyısında bağlı savaşın hatırasına bir anıt gibi duran avrora savaş gemisiyle gözgöze gelmek .St.petersburg’a bakmak.. çok kolay olmayan soğuğuyla baş etmek!.

            Şehirde dünyanın en güzel mutfaklarının ,en ulaşılamaz sanıldığı bu uzak gözüken ancak bir garip yakın şehrinde en özel örnekleri var. Eğlenmek için sadece istemenin yeterli olabileceği Petro’nun kentinde Pinquin, Griboedov,Pyany Soldat ve Che en trendy mekanlar.

            Oyle bir şehir ki burası yazarın dediği gibi belki hiçbir zaman uzun yıllar geçiremek istemeyeceğim , ancak devamlı gitmek isteyeceğim. Çelişkili duygular bırakan.aynı Petro’nun hisleri gibi.

 

Adriyatiğin yeni yıldızı – Dubrovnik

En eski Hırvat ürünü..

 

Uzakların çekiciliğinin verdiği her insanın içinde bir yerlerde saklanan gezgin olma ,kaçma , kopma duyguları her zaman için gerçek uzaklıkları istese de yanı başımızda duran güzellikleri kaçırmak istemeden çıkmak istedim yola…

Her zaman olduğu gibi zorlama programlar yapmadan , İstanbul’dan herhangi bir gecikme yaşamadan dubrovnik uçağında buluverdim kendimi. Kısa ancak havanın da açık olmasından dolayı google earth benzeri görüntülerle yaklaşıverdik Hırvatistan’ın yıllarca koruyup sakladığı bu yeni tatil gözdesine. Yugoslavya döneminin perdeleri indikten sonra adriyatiği sanki yeni bir buluşçasına , bir teleskop tan bakılan yıldızları göstermek isteyen bir bilim adamının duyduğu hazla sunuyorlar bu küçücük yeni yıldızı dünyaya.

Coğrafi konumun elverişsizliklerine aldırmadan küçücük bir şehrin altyapısına verdikleri önemle kurdukları havaalanına yaklaştığımızı belirten anons ile daha bir pencereye yaklaştım. Şehrin hemen biraz tepesindeki düzlüğe kurdukları alana, deniz tarafından inerken sanki kanatlarınız sıyırıyor küçük şehrin küçük yamaçlarını. Çok işlek olmayan ancak sanki sırada bekleyen onlarca uçak daha varmış çalışkanlığı ve ilgisi ile çalışan insanlar karşılıyorlar sizi. Bir Türk vatandaşı olarak bir Avrupa ülkesine girerken yaşayacağınız en büyük rahatlık ve kolaylıkla alıyorlar sizi pasaport kontrolünden yeni yıldıza .. dubrovnik’e.

 

Bizi konaklayacağımız otele götürecek olan transfer aracımıza binmeden başlayan hafif yağmur , temiz olan sokakları yıkıyor otelimize ulaşana kadar. Yaklaşık 30 dk.lık bir yolculukla rixos libertas oteline varıyoruz. Otelimize vardıktan sonra odaya yerleşmeden kendime verdiğim sözü yerine getirip , Adriyatik kıyılarını camın arkasından espresso mu yudumlayarak seyretme görevini gerçekleştirdim. Otelimiz servis , oda ve yiyecek / içecek kalitesi bakımından, bir türk işletmesi de olduğundan yabancılık çektirmeyecek düzeyde iyiydi.

Bununla beraber düşük sezonda ziyaret etmemizden dolayı tabii ki aktivite bakımından doyurucu değildi. Ancak casinolara meraklı misafirler için bu yorum geçerli değil , çünkü 24 saat hizmet veren büyük bir casinosu olduğunu belirtelim libertas’ın. Dubrovnik şehir merkezine ( Antalya yı bilenler için belirtmeliyim kale içi tarzında ama kesinlikle çok iyi korunmuş çok bakımlı ve çok büyüğü ) indiğinizde yaşadığınız değil , size yaşattıkları tarihi duyguyu kesen ne sokak satıcıları var nede daracık sokaklarına daldığınızda yüzlerce yıl süren zaman yolculuğunuza engel olacak görüntü kirlilikleri…

Dubrovnik sizi size bırakıyor. Tarihi hissetmeniz için , tadını almanız için. Labirenti andıran , kimi yerinde birkaç kişinin yan yana yürümesi imkansız sokaklarında kenarlara atılmış birkaç masa yorgunluğunuzu giderecek ikramlar sunuyor. Karşı sahilinde siluet halinde gözüken kara parçalarının etkisinde kalarak etrafa saçılan Akdeniz mutfağının güzelliklerini baskın olarak hissettiğiniz İtalyan lezzetleri, kokularını salıyor dörtbir yana. Dokunduğunuz heryerde ya tarih yada çok yakın geçmişte balkanların yaşadığı acının sessizce uyuduğunu görüyorsunuz. Ama her şeye rağmen eğlenen , lezzetli küçücük bir kente doyamıyorsunuz.

Avrupalı gezginlerin son dönem gözdelerine arasına girmek şımartmamış dubrovnik’i . Aksine dünyaya daha bir hevesle sunuyorlar Hırvatlar bu ürünlerini. O kadar anlatılacak malzeme toparlayabiliyorsunuz ki buralardan. Sabah kalktığınızda kaldığınız otelden biraz uzaklaşınca sanki evden ekmek almaya çıkarmışçasına yakın olan yepyeni bir ülke sınırı karşılıyor yanıbaşınızda sizi.. Karadağ..kimbilir belki de bir daha ki sefere anlatma imkanı bulurum