PAYLAŞ

Seyahat etmeye geç ama çok geç başlayan bir toplumuz. Yıllarca ekonomik koşullar, bulunduğumuz coğrafyanın şartları, vize engellemeleri nedeniyle dünyanın geçirdiği bir soğuk savaş ayrışmasında kapılarımızı kapatıp biz bize, herşeyden bihaber zamanlar geçirdik.

İnternet, dünyamızı henüz genişletmemiş, “turist” sözcüğü ise sadece ülkemize gelen yabancılar için kullanılan bir sıfatken, gurbetçi denilen ve Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ekmek parası için çalışan insanlarımız ile devlet görevlilerinin yurtdışı gezileri, büyükelçiliklerin çalışanları ve Atina’dan bildiren Reha Muhtar dışında pek bir yurtdışına gidene rastlamazdık.

Almanya’dan izin ve tatil dönemlerinde yaşadığımız yerlere gelen ve “Almancı” olarak isimlendirilen, kendimizden olan insanları ve getirdikleri “olağan” şeyleri sanki dünya dışından bir yerden getirmişlercesine şaşkınlıkla izlerdik. Yurt dışından arabasıyla izne gelen biri “aracım uçabiliyor” dese, inanmayacak çok az insan vardı aramızda.

Dünyadan çok uzaktık ve o dönemde sanki herşey bizler için ve bizim ülkemizde olması imkansız gibiydi!

Sadun Boro Bizi Kendimize Getirdi

Dünyayı gezen gezginlerimiz yoktu o yıllarda. 350-400 yıl önce dünyayı turlayan Evliya Çelebi ile övünüp durmamıza rağmen, Marco Polo’nun, Kristof Kolomb’un, Vasco de Gama’nın ve daha nicelerinin hikayelerini Evliya Çelebi’nin hikayesinden çok daha iyi öğrenmiştik!

Sonrasında çılgın bir adam, Sadun Boro, bize dünyanın gezilebilecek bir yer olduğunu bir defa daha gösterdi. Öylesine önemli bir şey başardı ki; ilköğretim kitapları başta olmak üzere bir çok ders kitabında onun hikayelerini okuduk, onun gezileriyle hayaller kurduk.

10,5 metrelik “Kısmet” isimli teknesi hayal kurmak için bahane oldu çok kimselere.. Tabii ki bana da! Alman asıllı eşi Oda, teknenin maskotu miço isimli kedileri, uçsuz bucaksız denizlerde yaptıkları seyahat sırasında dünyaya gelen “deniz” isimli çocuklarının yolculuğunu ve hikayesini milyonlarca kişi izledi. Gazeteler dizi dizi hikayelerini yayınladı. Türkiye’ye döndüğünde binlerce kişi karşıladı.

Çünkü milyonlarca kişi için onun yaptığı çok zor, büyük bir hayal, bilinmeyen, cesaret edilemeyen ve edilemeyecek ve imkansız olandı!

Acaibü’l- Letaif’i Bilir misiniz?

Elbette sadece bir Evliya Çelebi ve sonrasında Sadun Boro yok aslında tarihimizde. Bazı isimleri es geçersek anılarına saygısızlık yapmaktan başka birşey olmaz. Örneğin edebiyatımızda “gezi” türünün ilk örneği kabul edilen Gıyasettin Nakkaş’ın 1422 yılında Çin yolculuğunu anlattığı ve Farsça olarak yazılan “Acaibü’l-Letaif” önemli bir seyahatnamedir aslında. Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriye” si de, özünde bir seyahatname tadındadır.

Osmanlı döneminde çeşitli görevlerle dünyanın uzak coğrafyalarına giden bir çok devlet yetkilisi, görev amacıyla bulunduğu yerleri anlatan seyahatname tarzında yazılar yazmış, eserler vermişlerdir. Yine de bir avuç diyebileceğimiz seyyahlarımız, cumhuriyet dönemiyle birlikte seyahat konusundaki eserlerini genelde yurt içi gezileriyle sınırlandırmışlardır.

 

Ya Günümüz Seyahatnameleri?

Günümüz de seyahatname yazan kaç kişi tanıyorsunuz?

Belki şimdi hemen “Binlerce blog, web sitesi var” diyeceksiniz şimdi. Haklısınız.. Binlercesi var gerçekten. Hatta birçok gezgin, seyyah, gezi blogu yazarı veya keyif almak için paylaşım yapanların içeriklerini ben de keyifle takip ediyorum.

Ama benim en keyiflendiklerim, gittiğim bir yer hakkında orayı ziyaret eden birçok farklı karakterde insanın, farklı gözlerle aktardıkları izlenimler oluyor. Örneğin Nedim Gürsel öyküselliğine, Murat Belge detaylarına bayılıyorum.

Gezmek, seyahat etmek, keşfetmek.. Bunlar hep bir yerlerde, daha çok günlük yaşamın getirdikleri bahanelerle içimizde bastırdığımız eylemler. Harekete geçmemek için devamlı olarak kendimize engeller yarattığımız bir “bahane serumu” şeklinde hayatımıza şırıngalıyoruz bütün bunları. Aslında hepsi “yapamadıklarımız yığınları” sadece.

Kendi hayatımızı anlamlandırmak için, yani kısaca anlatmak gerekirse “yaşamak için” diğer yaşamları da görmek / bilmek gerekiyor.

Sayıca az gibi olsak da, bize sunulan bu paylaşım havuzlarında ıslanmaya devam etmeliyiz. Belki kaygılarımız olacak, kimi zaman paramız kalmayacak bazen sevdiklerimize zaman ayıramayacağız.. Ama küçük ve bize ait olan bir hayat yaşamak için bir fırsat yaratmış olacağız. Belki de bir nefes alma ihtiyacınız olduğunu ilk defa hissedeceksiniz.

Sonra mı? Sonra düşünmeye devam edeceğiz. Kendimize sorular soracağız “Beni burada tutan zaman mı yoksa zamansızlık mı?” diye. İşte eğer buna karar vermek için harcayabileceğin bir zamanın varsa, bunu ona harcama. Dönmek için yola çık..

Hayali olanlara yardım et. Sen de gezilerine hikayeler sığdır. Ben öyle yapıyorum.. Yaşadığımı farketmek için..

 

Booking.com

2 YORUMLAR

  1. Seyahat bloglarının kişisel tercihleri yansıtmasından dolayı herkesin aldıklarının ayrı olması, yaşanılan deneyim ve tecrübelerin farklılıkları değer katıyor yazılanlara..
    Vakit geçtikçe değerlenir mi bilmem ama geçmişe ait an’lar olarak kalacağı kesin.

  2. Evliya Çelebi misali seyahatname tutmak bir yandan kolay bir yandan da zorlu görünüyor. Yine de gidilen her yerle ilgili notlar mutlaka alınmalı, düzenlenmeli. Gezi notları şarap gibidir, vakit geçtikçe daha çok değerlenir.

BİR CEVAP BIRAK